|
Kölelige yabanci bir kita degildi Afrika. Ancak toptan kölelestirilmek gibi bir talihsizligi Avrupalilarla tanistiginda yasadi. En genç, en verimli, en saglikli nüfusunu beyaz adama kaptirdi. On, on iki milyon Afrikali kölelestirilip sözde Yenidünya’ya götürüldü. Her sey olup bittikten sonra Batili devletler insani degerleri hatirladilar. Osmanli ya da Arap köleciliginin lanetlenmesi de Afrika’nin sömürgelestirilmesi sürecine denk düstü. Iç kesimlerden toplanan köleler, kiyilardaki menzil noktalarina getirilir ve buralardan gemilere bindirilerek Amerika'ya götürülürdü. Simdi ise bu binalarida turistler gezdiriliyor. Afrika, sömürgecileri sirtindan atip zincirlerini kopardigi, yeni ve özgür bir gelecege gözlerini açtigi sirada Nijeryali romanci Achebe, atalarin bedduasini hatirladi: Topragin ürün vermeyecegini, kurakliktan arazilerin çatlayacagini, her yani yabanotlarinin kaplayacagini, insanlarin birbirlerini kaziklamaya ve zehirlemeye kalkisacagini haber verdi. "Evet, her seyiniz altüst olacak!" dedi. Bugün Afrika'da atalarin bedduasi yerini bulmus sanki. Koca kita, açliklar ve kitliklar, hastaliklar, etnik çatismalar, savaslarla sürekli kan kaybediyor. Hepsi de insan ürünü felaketlerle bogusuyor. Toptan bir çöküsü ve yok olusu yasiyor. Koca kita adeta "insansizlasiyor". Cografyasindan ve dogasindan kaynaklanan tüm avantajlarina ragmen "insanlarin en son yasayabilecegi yer" olma talihsizliginden kurtulamiyor. Dünya, onu bir "kriz kitasi" olarak algiliyor; devletler ya da uluslararasi kuruluslar sorumluluk üstlenmiyor. "Uygar dünyanin" hükümetleri bir yana, kamuoylari konserlerde toplanan yardimlarla yetiniyor. Sefaletin mimarlari, alacak pesinde kosmayi asla ihmal etmeden, kendilerini gizlemeye çalisiyorlar. "Resmi yaklasima ve çogu Avrupa yurttasinin hissiyatina göre, ki bu hissiyat hâlâ kendini köklü bir irkçilikta ifade ediyor, bu durumun suçlusu bizzat Afrika." Afrika'yla ilgili pek çok yayin yasananlari neredeyse "Tanrinin gazabi" olarak degerlendiriyor. Arada bir o yayinlar Türkiye'ye de ugruyor. (National Geographic'in Eylül 2005 sayisi, tümüyle Afrika'ya ayrilmisti.) Bir tarihi oldugunu sandiginiz bu kitanin ilk insanlara besik olmaktan öte bir geçmisi olmadigi ögretiliyor: Afrika, insanligin en belirsiz, en uzak geçmisidir sadece! "Insanlarla hayvanlarin ilk kez bir araya geldigi" yerdir! O bir ana rahmidir; ondan dogan çocuklarin tarih yapabilmeleri için Avrupa'ya gitmeleri gerekmistir. Hepsi bu kadar. Afrika'yi kölelestiren, sömürgelestiren eski Avrupalilarin uydurmasiydi bu. Kendileri ayak basincaya kadar Afrika'nin tarihöncesini yasadigina inanirlardi. Aynen bugün Afrika'da yasanan her türlü felaketin kaynagi olarak "çatismalar, petrol savaslari, hastaliklar ve bazi türlerin tükenmesi"ni gösterip, son 500 yilda yasananlarin saklanmasi gibi. Basit bir körlük degil bu, bir islevi var: Afrika'nin sebepsiz sorunlarla bogusan, yok yere birbirini bogazlayan halklarla dolu, bütün kötülüklerin anasi bir kita olarak algilanmasini saglamak. Sefaletin ve vahsetin sorumlulari hesap vermekten ancak böyle kurtulabilir. Bes yüz yillik yagma ve talan düzeni ancak bu sayede devam edebilir. NG'deki Afrika petrolleri ile ilgili makalede; 19. yüzyil sömürgeci yazinindan bir parça okudugunuzu düsüneceksiniz: Avrupai ilkelerle donanmis Amerikan petrol sirketi Exxonmobil, "Petrolü kârli bir sekilde çikarmak, geliri seffaf ve adil bir yöntemle paylasmak, ... hükümete düsen payi yoksullukla mücadele için kullanmak" misyonuyla oradadir! "Beyaz bir sayfa açmak" istemektedir! "Çad'in ham petrolünü dünya pazarlarina tasimak ve dünyanin en yoksul ülkelerinden birine zenginlik getirmek" için didinmektedir! Ama siz su akilsiz Afrikaliya bakin: "Normal fonksiyonlarini yerine getiremeyen umutsuz yönetimleri, onlarca yil süren iç savaslari, adaletsizlik ve ayaklanmalariyla" Exxonmobil'in çabalarini sekteye ugratabilir. Anlasiliyor ki, Afrika'nin tarihi bilinçli ve kasitli atlaniyor. Kitanin gerçek tarihinden, sömürgelestirmeden, ugradigi katliam ve soykirimlardan, yagmalanan kaynaklardan bahsedilmiyor. Ya, Afrika'nin insani ve toplumsal gelisimini toptan bozguna ugratan kölecilikten... Derginin Ingilizce versiyonunda bu konuda tek kelime yok. "Afrika Bulmacasi" baslikli bir sayfada TV dizi filmi Kökler'de Kunta Kinte'yi oynayan aktörün bir fotografi var sadece. Sanki köleler ve kölecilik bir Hollywood efsanesiymis gibi. Orijinal derginin editörleri, kendi ülkelerinde, ABD'de yasayan milyonlarca siyahi fark edememis, on milyonlarca Afrikalinin hayatina mal olan insanlik tarihinin bu en igrenç ve en unutulmayacak suçunu hatirlayamamis olmalilar ki, Türkçe çevirisi eksigi gidermeyi üstlenmis. Parmakla sayilacak kadar az sayidaki Afrika kökenli yurttaslarimizi arayip fotograflamislar. Bunlarin çogunun atalarinin köle olup olmadigini hesaba katmadan bu fotograflari yayimlamaktan da kaçinmamislar. Öyle ya, birinin siyah olmasi, ona köle yaftasi yapistirilmasi için yeterli bir nedendir. "Kölelikten Kurtulus!" basligi uygun görülen makaleyi yazmak da bir tarihçiye, bu konuda bir de kitabi olan Yard. Doç. Dr. Y. Hakan Erdem'e düsmüs. Dergi, Batililarin köleciligine de yer veriyor olsaydi eger, Erdem'in yazisi karsilastirmali bir tarih degerlendirmesi olarak görülebilirdi. Böylelikle Osmanli'nin payi varsa bile, Afrika'nin gerçekte nasil kölelestirildigi anlasilabilirdi. Osmanli Imparatorlugu'nda Afrika'dan getirilen siyahlarin da köle olarak alinip satildigi; bunlarin saraylarda, konaklarda, zengin evlerinde ve çok nadir olarak çiftliklerde çalistirildigi bir gerçek. Ancak, sanildigi kadar boyutlari büyük degildi. Olmasi da imkânsizdi. Sadece ev islerinde çalistirilacak kölelere bir toplumda ne kadar ihtiyaç duyulabilirdi ki? Hele giderek yoksullasan 19. yüzyil Osmanli toplumunda evinde köle çalistiracak lükse sahip kaç aile olabilirdi ki? Sonuçta, köle onu kullanan için önemli bir maliyetti. O halde, 19. yüzyil boyunca "tüm imparatorluga gelen" Afrikali köle sayisinin her yil için ortalama 10 bin oldugu kabul edilebilir mi? Yüzyilin tamami için toplam bir milyon köle demek bu. O yüzyildan önce getirilenler ve sayilari belki en az siyahlar kadar olan beyaz köleler de hesaba katilirsa Osmanli toplumunda 19. yüzyil boyunca istihdam edilen köle sayisi muazzam rakamlara ulasacaktir. Bir karsilastirma yapilabilmesi için tarihçi Fernand Braudel'in Amerika'ya götürülen kölelerle ilgili verdigi rakamlari aktaralim: "16. yüzyilda Amerika'ya yilda bin, iki bin köle gelmektedir; 18. yüzyilda 10-20 bine ulasan bu rakam, 19. yüzyilda en yüksek noktasina çikarak 50 bine ulasmistir." Afrika'yi bir köle kaynagi olarak kullanan bütün Batili güçlerin dört asir boyunca Yenidünya'ya tasidigi toplam köle sayisi ise 10-12 milyon civarindadir. Örnegin Kuzey Amerika'ya tasinan toplam köle sayisinin 400 bin, Meksika ve Orta Amerika'ya götürülenlerin ise 200 bin civarinda oldugu hesaplaniyor. Demek ki, tek basina Osmanli, hem de bir yüzyil içinde, tüm Avrupa ülkelerinin Kuzey Amerika, Meksika ve Orta Amerika'ya 400 yilda götürdügünün neredeyse iki kati siyah köle tasimis oluyor. Bu mümkün müydü? Siyah köleler sanayide, çiftliklerde, madenlerde çalistirilmadigina göre, bu kadar çok sayida köle, sadece ev hizmetlerinde kullanilmis olabilir miydi? Köle ticareti, bir ticaret oldugu için arz ve talep iliskileriyle belirlenir. Pazarin büyüklügünü de üretimin niteligi tayin eder. Osmanli toplumunda yaygin sekilde köle emegine dayali bir üretim hiç olmadi. Tarimsal isletmelerde ya da madenlerde kitle halinde köle çalistirildigina dair hiçbir bilgi yok. Kölelerin ev hizmetlerinde, cariyelik ve çocuk bakiciligi gibi islerde kullanildigini anlatir bütün kaynaklar. Tacirler islerini bilirler; onlarin ticareti sunduklari mala duyulan gereksinimle sinirlanmistir. Satabileceginden fazla köle getiren batar. Sözü edilen boyutta bir ticaret ise, ancak çok sayida kölenin topluca çalistirildigi bir isletme tarzinda, pazar için üretim olanaklarinin genisledigi bir sistemde mümkündür. Öte yandan disaridan köle saglama olanaklarinin ve gücünün de buna izin verebilecek düzeyde olmasi sarttir. Köleler, satisa çikarildiklari Osmanli pazarlarina nasil ulastiriliyordu? Düsünün; çikis noktalarindan itibaren köleler yüzlerce kilometrelik çölleri yürüyerek asacaklar, sahillerde gemilere doldurulup denizleri geçecekler ve sonra yine uzun yürüyüslerle Osmanli pazarlarina getirilecekler. Yollardaki ve gemilerdeki ölümler hesaba katilirsa, çikis noktasindaki köle sayisinin varis noktasindakinin birkaç kati olmasi gerekiyor. Bu halde, Osmanli pazarlarina bir milyon Afrikali köle getiriliyorsa, demek ki kaynaginda bu sayi birkaç milyon civarindaydi. Osmanli'nin Afrika'nin içlerine dek nüfuz edebilecek, bu kadar çok insani kölelestirebilecek bir gücü yoktu. Fetih ve tahakküm olmadan, büyük çapli kölelestirme olmaz. Imparatorluk, Arabistan ve Kuzey Afrika eyaletlerindeki denetimini yitirdigi bir dönemdeydi. Misir, yüzyilin basindan itibaren Osmanli denetiminden uzaklasmis, neredeyse ayri bir devlet haline geldikten sonra yüzyilin son çeyreginde Ingiliz sömürgesi oluvermisti. Cezayir, daha 1830'da Fransa'nin isgaline ugramisti. Tunus, o yüzyilin ortalarinda Fransa'nin denetimine girmis, 1881'de de sömürgesi oluvermisti. Arabistan, 19. yüzyilin önemli bir kisminda Osmanli denetiminden tümüyle kopmustu. Geriye merkezle baglari bir hayli zayif Libya kalmisti. Kizildeniz ve hizmete açildiginda Süveys Kanali dogrudan Ingiliz denetimindeydi. Üstüne üstlük askeri ve sivil denizciligi çökmüs, Akdeniz'i Ingiliz-Fransi donanmalarina ve Avrupa kumpanyalarina ait ticaret gemilerine teslim etmis bir devlet, denizasiri bu ticareti yürütmeyi nasil basardi? Sultan Abdülmecid'in "Ingilizlere jest olsun" diye köle ticaretine karismasini yasakladigi "Osmanli bandirali gemiler"le mi? Ingiliz kaynaklari, sözü edilen miktarlarda olmasa da, Osmanli topraklarina köle tasiyan gemilerin "Ingiliz buharlilari" oldugunu haykiriyor. Köle ticaretiyle semiren Ingiliz tüccarlari vazgeçirmek, onlari bu ise yöneltmekten çok daha zor olmustu çünkü. Osmanli artik yok ama Osmanli'dan artakalan toplumlar ortada. Afrikali kölelerin, yedi yillik kölelik süresi sonunda azat edildigi, birbirleriyle ya da özgür insanlarla evlenmelerine izin verildigi, hatta bunun için tesvik edildikleri biliniyor. Bu da nüfuslarini devam ettirme olanaklari oldugunu gösteriyor. Böyleyken Osmanli'dan bagimsiz olarak Afrikali köle kullanan ve binlerce yildir Afrika'yla iç içe yasayan Arap toplumlari dahil, hiçbirinde bu kölelerin bakiyelerine rastlamak mümkün degil. Fernand Braudel'in gözlemine göre, "Bugün Yenidünya'da canli Afrikalilar vardir. Amerika'nin kuzeyinde ve güneyinde güçlü etnik çekirdekler gelismis ve varliklarini bugüne kadar devam ettirmislerken; bu sürgündeki Afrikalilarin hiçbiri ne Asya'da, ne de Islam âleminde vücut bulabilmistir." Baska yerlerde siyahlar melezleserek ya da siyah olarak varliklarini sürdürürken, Dogu'da bu neden olmamistir? Kölelik süresinin yedi yil olmasindan ve düzenli olarak azat edilmelerinden mi? Ama biz onlarin köle olarak degil, siyah olarak varligindan söz ediyoruz. Yüz yil öncesine kadar bu topraklarda yasadigi iddia edilen köleler nerededir öyleyse? Dogrusu, sayilari o kadar azdi ki, yerlestirildikleri köyler disinda, nüfusa karisip eridiler. Aslinda Hakan Erdem'in kitabinda ayrintili olarak verdigi azat edilmis köle sayilari sorunu yeterince aydinlatiyor. "17 Subat 1881 ve 31 Temmuz 1889 tarihleri arasinda sadece Istanbul'da 820 Afrikali özgürlügüne kavusturuldu" diyor. Kitabinda verdigi sayilar su sekilde: "Kuzey Afrika'nin köle ihraç eden baslica liman kentlerinden biri olan Bingazi'de, 1600'den fazla köle, Ingiliz Konsoloslugu'nun arabuluculugu sayesinde azat edilmisti." Trablusgarp için de Ingiliz Baskonsolosu Thomas Jago'nun rakamlarini aktariyor: "Ahmet Rasim Pasa'nin 14 yil süren valilik döneminde, yilda 144 köle. Ancak yazar, "Cidde, Hudeyde, Mekke ve Izmir gibi önemli kentler hesaba katildiginda bile" Osmanli'da azat edilen köle sayisinin düsüklügünden yakiniyor: "1880 yilinda Ingiliz-Osmanli Anlasmasi'ndan sonraki on yil içinde, Osmanli Imparatorlugu genelinde azat edilen köle sayisi -hem yeni ithal edilmis olanlar, hem de siyah ev köleleri-, (ayni on yil içinde) Misir'da (o sirada Misir Ingiliz sömürgesiydi) azat edilen köle sayisinin muhtemelen yarisi kadardi." Yani alti yedi bin kadar. Buna dayanarak o on yil içinde ve öncesinde imparatorluga "ithal edilen" yüz binlerce köleden rahatlikla söz edilebilir mi? Kaldi ki, Istanbul esir pazari, Osmanli tarafindan 1846'da yasaklanmis, bir yil sonra Basra Körfezi bölgesindeki, 1857'de de imparatorluktaki siyah köle ticareti tümüyle yasaklanmisti. Bu yasaklara ragmen siyah köle ticaretinin kaçak bir sekilde devam ettigi dogrudur ama kat kat artmak bir yana, azalmasi söz konusudur. Hangi Kölecilik? Aslinda sayilardan daha önemli olan su: Kölelerin ev hizmetlerinde çalistirildigi ve hane halkindan sayildigi kölecilikle, üretimin yaygin bir sekilde köle emegine dayali oldugu kölecilik arasinda bir ayrim var midir? Bati'da uygulanan kölecilikle Osmanli'da uygulanan temelden farklidir. Bati'daki kölecilik bir sistemdir; ev ve çesitli hizmet alanlari da dahil olmak üzere bütün üretim köle emegiyle gerçeklestirilir. Sermaye birikimi asamasindaki kapitalizme bagli olarak ortaya çikmistir ve tarih boyunca görülen kölecilik biçimlerinin hepsinden daha acimasiz, daha barbar bir insanlik suçudur. Ne yazik ki henüz cezasi da kesilmemistir. Afrika ve köle kelimeleri birlikte kullanilacaksa eger, Ortadogu toplumlari, tarih bakimindan önce gelmelerine ragmen en son düsünülmelidir. Ayni sey Afrika için de düsünülmelidir. Çünkü geleneksel olarak kölelik kurumu Afrika'da da vardi. Kendisi de bir Afrikali olan Ali Mazrui'nin belirttigi gibi "Ev içinde kullanilan köleler Afrika'nin yabancisi olmadigi bir hadiseydi. Ancak böylesine duyarsiz, acimasiz, hosgörüden ve insanliktan yoksun köle anlayisi (Avrupalilarin köleciligi) hiçbir Afrika toplumunda görülmemisti." Bu iki tür köleciligi, Nehrin Dönemeci adli romaninda Naipul, olaganüstü bir sekilde betimler: "Dogu Sahili'ndeki köle tüccarligi Bati Sahili'ndekine benzemiyordu. Kimse gemilerle çiftliklere gönderilmemisti. Bizim sahilden ayrilanlarin çogu Araplarin evlerine usak olarak gitmislerdi. Bazilari gittikleri ailenin üyesi haline gelmislerdi; birkaçi kendi çapinda güç edinmislerdi. Yüzlerce kilometre içerilerden sahile yürüyen, köyünden ve kabilesinden çok uzaklarda olan orman çocugu bir Afrikali için yabanci bir ailenin koruyuculugu, yabanci ve düsman Afrikalilar arasinda bulunmaya yegdi." Belirtmeliyiz ki, Naipul'un anlattigi Afrikali, Batililarin eline düsmekten kaçmaktadir. Sayilari da 19. yüzyilin ortalarindan itibaren giderek artmis olsa gerek. Hakan Erdem, kitabinda Istanbul'a gitmek üzereyken yakalanan "kölelerin", kurtaricilarina (her zamanki gibi Ingilizlerdir) köle olmadiklari yalanini söyledikleri bir olayi anlatir. Devaminda da sunlari yazar: "Köleler Malta'ya geldiklerinde henüz 'meslek hayatlarinin' basindaydilar ve yasam kosullarini düzelteceklerini bildikleri veya umduklari Dogu Akdeniz'in bu en büyük kentsel merkezine gitme firsatini kaçirmak istemiyorlardi." Acaba zincire vurulmadan, zorla ve kirbaçla degil, kendi istegiyle Amerika'ya gitmis tek bir Afrikali köle var midir? Yapimciligini BBC'nin üstlendigi "Afrikalilar" belgeselinin yazari Ali Mazrui, Afrika'da yasayan her bes kisiden birinin atalarinin "sözde Yenidünya'ya götürüldügünü" söyledikten sonra ekliyor: "Dünya tarihinin hiçbir döneminde böylesine büyük miktarda insanin zorla, dayatarak, zincirlere vurularak ülkelerinden sürülmesine tanik olunmamistir." Söz konusu olan sadece, insanlarin götürülmesi de degildir, koca bir kitanin nüfus yapisi ve toplumsal kurumlari da bir daha onarilamaz sekilde paramparça edilmistir. Afrika, yoksulluga, sefalete, dehsete itilirken; "Bati'nin sanayi devrimi zincirlere vurularak getirilen ve ülkelerinden çok uzaklardaki büyük çiftliklerde çalistirilan zenci kölelerin sirtindan gerçeklestirilmistir". John Brown, tuhaf bir beyaz adamdi; 53 yasinda kölelige karsi savas açma karari verdi. Yil 1858'di. Üstelik hükümete karsi silahli bir savas. Devleti ele geçirebilirse eger, bütün köleleri azat edebilirdi. Ilk olarak Virginia'da bir silah deposuna saldirirken o ve arkadaslari yakalandi. Ölüme mahkum edildiler. Hücresinden yazdigi mektuplarda köleligin kaldirilmasini talep etti. Beyazlar ona bela arayan deli gözüyle bakti. Daragacina giderken siyah bir bebegi öptü üstelik. Avrupa'nin Köleleri Afrika ve Dogu toplumlarindaki geleneksel kölecilikle Bati köleciligi arasindaki ayrimlari bu yüzden hesaba katmak gerekiyor. Aksi takdirde bir toplumsal iliski biçimi olarak kölecilik tarihsizlestirilir. Insanlik tarihi içinde arizi bir olgu olarak, "Bati'nin müdahalesi"ne kadar isleyen bir barbarlik tezahürü olarak görünür. Ama sanayi devriminin, kapitalizmin, Bati'nin zenginliginin ve dünya üzerindeki iktisadi hâkimiyetinin önemli kaynaklarindan biri oldugu gerçegi de böylece hasir alti edilir. Erdem'in makalesinde bir kez olsun, Afrikalilarin kölelestirilmesi hususunda Batililarin rolünden bahsedilmiyor. Tersine ulvi bir Bati sürekli beliriyor. Osmanli'nin köle ticaretini yasaklama girisimlerinin tümünün Bati müdahalesi sonucunda ortaya çiktigini, bunlarin "Ingiliz dostlugu siyasetiyle ilgili bir jest oldugunu", "Batililarin müdahalesine yer birakilmamasi" düsüncesine dayandigini vs. ögreniyoruz. Daha çok Ingiltere ve Fransa'nin köle ticaretinin kaldirilmasina iliskin isteklerine uymanin "pek çok siyasi fayda"sinin (yazar parantez içinde Osmanlicasini da yaziyor: Fevaid-i politika) gözetildigi belirtiliyor. "Osmanli yönetiminin düsünce çizgisinde" insani degerlerin önemi herhalde bu siyasi faydalardan sonra geliyordu. Köle ticaretinin yasaklanmasi için "basta Ingiltere olmak üzere uluslararasi bir kampanya yürüten Batili devletler" ise bunu, insan haklarinin bir geregi olarak yapiyor olmaliydilar. O denli özgürlük düskünü, insancil, yufka yürekli ve uygardilar! Örnegin, "bilhassa siyahlarin köleligine tepki duyan" Ingilizlerin bakisi söyle özetleniyor: "Her kademeden pek çok Ingiliz devlet görevlisi, köleciligin, Islamiyetten önce Yahudilik ve Hiristiyanlik tarafindan onaylanmis oldugunu çogunlukla göz ardi ederek köleligi tamamiyla Müslümanlara özgü bir kurum olarak degerlendirmistir." Sanirsiniz ki, Ingiliz devlet görevlileri, yüzyillardir Afrika'dan Amerika'ya köle tasiyanlarin ve o kölelerin emegiyle zenginliklerine zenginlik katanlarin Müslümanlar olduklarini düsünmektedirler. Sadece düsünmekle kalmayip onlari bu çirkin aliskanliklardan men ederek, temsilcisi olduklari uygar dünyanin standartlarina çekmek istemektedirler. O görevliler ve onlarin kamuoylari, Ingiltere'nin ve tüm Avrupa'nin kölecilik çagindan tam da o sirada çiktigini, sömürgeleri oldugunu ve o sömürgelerde insanlarin kölelestirildigini, katledildigini unutmus görünüyorlarsa; tarihçilerin de ayni unutkanlikla malul olmasi mi gerekiyor? Aslinda, Arap ya da Osmanli köleciligi hakkindaki bilgiler, sömürgecilik çagi Avrupa'sinda üretilmistir ve sirf bu yüzden siki bir sekilde sorgulanmalidir. Iste bu noktada tarihin en büyük yalanlarindan biriyle karsi karsiyayiz. Batili devletlerin özgürlük, esitlik, kardeslik, sevgi, onur, insancillik ve daha bir sürü ilke adina köle ticareti ve köleciligi yasaklamak için didindikleri yalaniyla... Avrupalilarla tanistiktan sonra Afrika'nin yasadiklarina bir göz atmak bu yalani ifsa etmeye yeter. Ilk olarak 1444 yilinda baslayan ve 400 yildan fazla süren insan avi, Afrika'dan Amerika'ya milyonlarca köle tasinmasiyla sonuçlandi. Tahminlere göre, Amerika'ya sag salim varan köle sayisi 10-12 milyon civarindaydi. Sevkiyat sirasinda, yani gemilerde ölüm orani yüzde 20 olarak hesaplaniyordu. Daha gemilere bindirilmeden ölenlerin ya da öldürülenlerin haddi hesabi yoktu. Genellikle 15 ila 25 yas arasindaki erkek ve kadinlar köle olarak toplaniyor, kabile ve köylerin diger sakinleri toptan katlediliyordu. Yüz binlerce insan köle olmamak için evini topragini birakip ulasilmasi zor bölgelere kaçiyor ve pek çogu bu yolculuk sirasinda ya da sonradan açlik ve hastaliklardan can veriyordu. Tarlalarin kullanilmaz hale gelmesi, sürülerin telef edilmesi olagan uygulamalardi. En verimli, en saglikli nüfusunu kaybeden kabileler, yasamlarini sürdürmelerine yetecek üretimi bile yapamaz hale geliyordu. Plantasyonlarda ve madenlerde çalistirilanlarin ne kadarinin öldügü ise bilinmiyordu. Bütün bunlar hesaba katildiginda, köle ticaretinin on milyonlarca insanin hayatina mal oldugu ortaya çikiyordu. Bu igrenç ticaretten Avrupali köle tacirleri büyük paralar kazanmisti. Bugünkü Avrupa'nin en büyük banka ve sigorta kuruluslarindan bazilari ilk sermayelerini köle ticaretiyle elde etmislerdi. Amerika, bütünüyle köleciligin ve sömürgeciligin yaratisiydi. Tacirler, kölelere karsilik hiçbir pazarda rekabet sansi olmayan kalitesiz Avrupa mallarini Afrika'ya tasiyarak Avrupa'da üretimin gelismesine büyük bir katki sagliyorlardi. Ingiltere'yi sanayi devrimine götüren süreçte, köle ticaretinin rolü o kadar büyüktü ki, Liverpool, Bristol ve Glasgow tüm gelisimini buna borçluydu. Fransa'nin en büyük limani Nantes, 18. yüzyilda tam bir köle ticareti limaniydi. Hamburg, Amsterdam gibi kentler için de durum ayniydi. Ingiltere'de köle gemilerinin önemli bir kismi, Liverpool Limani'na kayitliydi. Liverpool, 1730'de 15 köle gemisine sahipken, 1792'de bu sayiyi, tonaj kapasiteleri kat kat yükselmis halde, 132'ye çikarmisti. Eric Hobsbawm'a göre, sanayi devriminin baska bir ülkede degil de ilk Ingiltere'de yasanmasinin üç nedeni vardi: Ingiltere'nin "köle ticaretindeki tekel" konumu, sömürgelestirme ve denizasiri ticaret. Bu süreci Marx söyle ifade etmisti: "Avrupa disinda düpedüz talan, kölelestirme ve katillik yoluyla ele geçirilen servet, anayurda tasinarak sermayeye çevrildi." Köle ticaretinin çok büyük bir kismi, rakipsiz Ingiliz donanmasinin koruyuculugunda Ingiliz tacirler tarafindan yapildi. Yine Eric Hobsbawm'in bildirdigine göre, "1780'lerin baslarinda Afrika çikisli kölelerin yaridan fazlasi (Fransizlarin aldiklarinin yaklasik iki kati) Ingiliz köle tüccarlarina kâr saglamaktaydi". Ingiltere'de köleligin degil, köle ticaretinin yasaklandigi tarih ise 1807'ydi. Ingiliz sömürgelerinde kölecilik 1833 yilina kadar sürdü. Ama gemiler, Fransiz Bati Hint Adalari'na 1848 yilina kadar köle tasidi. Portekiz, Hollanda ve Ispanya ise köle ticaretine ve kölecilige bir süre daha devam etti. Köleciligin Amerika'daki hikâyesi ise bir iç savasla (1861-65) kanli bir sürece eslik etti. Gene de fiilen köle ticareti ve kölecilik sürüp gitti. Ne zamana kadar? 1880'lere kadar. Belki inanilmayacak ama tam da yasakladiklari yüzyilda Batililar, yaklasik dört milyon köle tasidilar. Iste Küba ve Brezilya... Küba'ya yüzyillardir tasinan köle sayisi 19. yüzyilda doruga çikti; 1820-1850 tarihleri arasinda en az 200 bin yeni Afrikali köle buradaki seker plantasyonlarinda ise kosuldu. Küba'da kölecilik ancak 1886'da yasaklandiginda bunun nedeni ahlaki ya da etik degerler degildi. En basta ekonomik gerçeklikler ve artik patlama noktasina gelmis kölelerin ayaklanma ve siddete basvurma tehdidiydi. Brezilya için durum daha da vahimdi; 1820-1860 tarihleri arasinda, bir kismi buharli gemilerle, Brezilya'ya yarim milyondan fazla Afrikali köle tasinmisti. Köle tasiyan gemiler arasinda Italya, Portekiz ve diger Avrupa ülkelerine ait olanlar da vardi ama çogunlugu Ingiliz bandirali gemilerdi. Küba'da oldugu gibi Brezilya'da da köleligin önlenmesinde etik degerlerin ne yazik ki pek etkisi yoktu. Yüzyilin baslarinda yasanan büyük çapli teknolojik degisim, köle isgücünü, özgür ücretli isçiden daha pahali hale getirmisti. Ucuz ücretli isçilerin her an isten atilabilecegi ya da yerlerine daha ucuz yenilerinin alinabilecegi bir is ortami yaratilmisti. Ali Mazrui'nin dedigi gibi: "Artik en azindan böylesi bir zamanda köleligin yanlis bir sey oldugunu kabul etmek mümkündü. Ücretli isgücünün yarattigi yüksek teknolojinin hâkim olmaya basladigi böylesi bir dönemde... köle ticaretini lagvetmek artik yüksek ahlak anlayisinin bir parçasi haline gelmisti." Bu teknolojik degisimin zaman içindeki yayilimina göre, kölecilik asama asama ortadan kalkmisti. Fernand Braudel açikça söylüyor: "Lafi gevelemeden, Avrupalilar tarafindan yapilan zenci köle ticaretinin, Amerika'nin artik bu kölelere acil ihtiyacinin kalmadigi bir sirada sona erdigini kabul edelim." Sonuç olarak, 1807'den 1880'lere uzanan sürecin belirleyici nedenlerinden biri buydu. Bir digeri de sömürgelestirilen Afrika'da çalistirilacak isgücüne duyulan ihtiyaçti. Demek ki, köle ticaretinden ve köle emegine dayali üretimden muazzam kârlar elde eden Batililari bu isten vazgeçmeye yönelten hümanizma degildi; bu kesin. Daha büyük bir zenginlik damarini kesfetmislerdi: Ücretli isgücünün daha kârli hale gelmesi ve Afrika'nin sömürgelestirilmesi. Köleligin yasaklanmasinin ne kamuoyu tepkisiyle, ne insan haklari fikriyle ilgisi vardi. Öyle olsaydi, Afrikaliyi insanliktan tart eden, en yüce filozofundan en siradan yurttasina kadar Avrupa toplumlarinin hücrelerine yayilan o igrenç irkçilik tam da o zaman icat edilebilir miydi? Afrika'yi paylasan sömürgecilerin, milyonlarca insani öldürmeleri, madenlerde ve el koyduklari tarim topraklarinda öldüresiye çalistirmalari mümkün olabilir miydi? Biliyoruz ki, kölecilik yasaklandiktan sonra Afrikalilari, en az kölecilik kadar rezil ve vahsi ama ondan daha fazla kâr saglayan bir uygulama bekliyordu: Angarya. Afrika'nin insan kaynagi, daha ucuz bedellerle bu kez Afrika'da madenlere ve plantasyonlara sürüldü. Köleler bir üst makama terfi etmisler, "zor kullanilarak çalistirildiklari" ve üstelik "kelle vergisi" basta olmak üzere çesit çesit vergiye baglandiklari bir seviyeye çikarilmislardi! Oysa uygulanan sistem köle ticaretinden pek de farkli degildi; köle ticaretinin yerini isçi ticareti almisti. Ama fazlasi vardi; bu kez kölelestirilen Afrikalinin elinden topragi da alinmisti. Sömürgecilik ve angarya sistemi, Afrika ülkelerinde kölecilikle kiyaslanmayacak felaketlere yol açti. Afrika bütün zamanlarin en büyük vahsetine sahne oldu. Örnek mi? Iste Kongo... Afrika'nin resmi paylasiminin yapildigi ama daha çok kölecilige karsi etkili kararlar alinmasiyla bilinen Berlin Kongresi'nde (1884-85), Kongo'nun (bugünkü Zaire) "Kongo Bagimsiz Devleti" adi altinda Belçika Krali II. Leopold'un özel mülkü olmasi kabul edilmisti. Ülkenin Avrupalilar dilindeki adi ise "Özgür Kongo"ydu. Ne tesadüf; Ali Mazrui'nin dedigine göre "Arap köle ticaretine karsi yükseltilen sesler, Kral Leopold'un 'Bagimsiz Kongo Devleti' çabalarini desteklemek için de yükseltilmisti." Belçika kralinin bu ilkel ve vahsi topraklara uygarlik götürüyor olduguna iliskin öyle yaygin bir propaganda yapiliyordu ki, Avrupa'dan aydinlar, ögretmenler, hemsire ve doktorlar bu uygarlik hareketine katki saglamak üzere gönüllü olarak Kongo'ya gidiyorlardi. Çogu dili tutulmus vaziyette geri dönüyordu. Kongo'da yasananlari bütün Avrupa biliyordu ama kimse kilini kipirdatmiyordu; ne uygarligin ve insan haklarinin öncülügüne soyunan devletler, ne de bu devletlerin kamuoylari. Köleciligi yasaklasin diye Osmanli'ya diklenen Ingiltere'den, "özgürlük, kardeslik ve esitlik"in renklerini bayragina tasimis Fransa'dan, Insan Haklari Evrensel Beyannamesi'ni yayinlayan ABD'den, Avrupa'nin yükselen gücü Almanya'dan (gerisini saymaya bile gerek yok) ses çikmiyordu. Ne diyebilirlerdi ki; her biri kendi sömürgelerinde insanlari dogramakla mesguldü. Ama bütün bu vahsetin ortasinda, hem de Kongo'nun kanini emen Brüksel'de "kölelik karsiti" bir konferans (1890) düzenleyip kararlar almaya, Araplari lanetlemeye devam edebiliyorlardi! Kongo'da ne mi oluyordu? Biraz önce "dogramak" sözcügünü is olsun diye kullanmadim. Belçika Krali II. Leopold, kasalarini doldurmak ugruna insan dogruyordu. Bu sömürüden pay alan Belçiika halki da ona alkis tutuyordu. Kauçuk, palmiye yagi ve fildisi toplasinlar, maden ocaklarinda ya da plantasyonlarda ölümüne çalissinlar diye toptan angaryaya kosulan Kongo halki, fasizmi kiskandiracak bir baski rejiminin insafina terk edilmisti. Istenen miktarda ürün teslim etmeyen, angaryaya direnen, suç isledigi düsünülen her Kongoluya verilen ceza, kolunun dirsekten kesilmesiydi. Sakatlayici iskence en hafif cezaydi. Kongo, 1885 yili tahminlerine göre 20 milyondan fazla bir nüfusa sahipti. 1904'te bu nüfus sekiz milyona düsmüstü. Arastirmacilar en iyi ihtimalle 10 milyon kisinin iskence ve kol kesme cezalari ve toplu katliamlar sonucu öldürüldügünü belirtiyor. Avrupa kamuoyunun tepki göstermesi için 10 milyon insanin iskenceyle öldürülmesi gerekmisti. Simdi sormak gerekir. Osmanli'da köleciligi yasaklamak için didinip duran Ingiltere, kendi eliyle teslim ettigi Kongo'da olan bitenlerden haberdar degil miydi? Sadece Kongo mu? Uganda'da, Kenya'da, Gana'da, Sudan'da vs. neler yasaniyordu? Cezayir'den Güney Afrika'ya tüm kita basta Ingilizler olmak üzere Avrupalilarin yarattigi dehsetle sarsilmiyor muydu? Ingilizler Kenya'ya uygarlik mi götürmüstü? Son bir örnek: Portekizliler, Angola'da itiraz etmek için seslerini yükseltemesinler diye asi sayilan siyahlarin dudaklarini delip kilit vururlardi. Angola, dudaklarindaki kilidi ne zaman kirip atti? Hümanizm yüzyili olarak bildirilen 19. yüzyilda degil; 20. yüzyilin son çeyreginde, 1975'te...
Bunlar sir degil, gizli sakli degil; bizzat Avrupali arastirmacilar, aydinlar, düsünürler tarafindan ifsa edildi ve ediliyor. Anlasilmaz olan, bütünüyle Bati'nin yaratisi bir aydin tipinin tavri. Bu aydin tipi, Bati'nin suçlarini karambole getirip hasir alti etmekle kalmaz. Hiç ilgisi olmamasina ragmen kendi toplumunu veya magdur ve mazlum olani suçun faili haline getirir. Sayilari giderek azalsa da Bati'da böyle davranan, bu gerçekleri görmezden gelenler var tabii ki; bunlarin tavri bir utanç ve suçluluk duygusuna dayanir ya da küstahliktir. Özcan Yüksek Amerika'dan kölecilikle ilgili bir kitap getirmisti (Thomas Sowell, Conquests And Cultures); yazari bütün enerjisini ve tüm hünerini köleciligin Arap ve Osmanli isi oldugunu kanitlamaya adamisti. Daha da ileri gidiyordu: "Avrupa'nin emperyalist uluslarinda devletin uzun dönemli güçlenmesi sonucudur ki kölelestirilme dünyanin çesitli halklarinin üzerinden basarili bir sekilde kaldirildi. Örnegin Filipinler'de, ancak adalarin Amerikan fethinden sonra kölelik kalkti, daha güçlü ve daha etkin kontrol yapan yeni bir yönetimin eskisinin yerine gelmesiyle. Ayni sekilde Endonezya da Hollanda gücünün ilerlemesiyle kölelikte geriledi. Afrika'da, yirminci yüzyila kadar kölelik direnç gösterdi, ama burada da Avrupa güçlerinin konsolidasyonu, kölelik cephesini geriletti: Fas ve Senegal'deki Fransiz konsolidasyonu, Afrika'nin pek çok bölgesindeki Ingiliz iktidari ve kitanin diger bölgelerindeki diger Avrupa güçleri." Aynen Afrika'nin yaralarina ve acilarina isaret ederken bu acilarin kaynagini gizleyen, görmezden gelen NG'nin Amerikali editörleri gibi. Onlar bu konuda suskun kalmayi tercih etmislerdi. Anlasilan bir tür editoryal kölelik devreye girdi. Orijinal dergide köleciligin lafi edilmezken Osmanli'nin Afrikalilari nasil kölelestirdigini ve bu insanlik disi suçun Avrupa'nin müdahalesiyle nasil önlendigini anlatan makalenin baska bir anlami olamazdi. "Afrika hakkinda bildigimizi sandigimiz ne varsa tekrar düsünmemiz" gerektigi yönündeki o tumturakli baslik, bu yerli "katki"yla simdi daha bir anlam kazaniyor. O büyük yalana, ortak olmamiz için buna ihtiyaçlari var. Amaç sadece geçmiste olanlari degil, bugün yasananlari da unutturmak. Afrikalilara dayatildigi gibi; kendi atalarina inanmayan, onlardan nefret eden kusaklar yaratmak. Afrika dünyanin gözleri önünde kiriliyor; bu kirim, bu kiyim 500 yildir devam ediyor ve suçlular hâlâ yargiç pozisyonunda. Bakin, makalelerden birinde söyle bir cümle ediliyor: "Eski dönemlerdeki sömürgecilik büyük ölçüde ortadan kalkti, ama çalinanlar ve kitaya verilen zarar tam anlamiyla karsilanmadi." Nesne bütün çiplakligi, çaresizligiyle ortada. Özne, belirsiz... Hirsiz kim, zarari karsilamayan kim? Afrika'nin bu hale nasil geldigi merak ediliyor. Birkaç kere vurgulandigina göre "petrol kitanin pek çok ülkesine yoksulluk ve siddet getirdi", "Nijer Deltasi'ni ... kirlilige mahkûm etti". Neden? Zambiya'dan, Kongo'dan, Nijerya'dan dehset hikâyeleri anlatiliyor: Yamyamlar, kan içici sefler, soykirim ve katliamlar, ogullarini gömmek zorunda kalan babalar, kitanin üzerine bir kâbus gibi çöken açlik ve hastaliklar ve AIDS ve rüsvete, yolsuzluga bulanmis politikacilar, bürokratlar... Birbiri ardi sira resmi geçit yapiyor. Afrika'nin içler acisi halinin sorumlusu Afrikalilar, öyle mi? Hadi Frantz Fanon okumadiniz, Sartre'dan da mi haberiniz yok? Afrika Bulmacasi baslikli sayfada, TV dizisindeki Kunta Kinte'nin nereli oldugunu, Josef Conrad'in Karanligin Yüregi, Naipul'un Nehrin Dönemeci adli romanlarinin nerede geçtigini sormak, altina da küçük harflerle cevabini yazmak kolay. Ama asil soru su: "Karanligin Yüregi"ne yolculuk nerede baslayip nerede bitiyor? Kemal Tayfur
|