|
Dur kapama... yanlis numara degil benimki... yalniz numara.. Yalnizlik kelimesinin çagrisimlari özellikle kültürel baglamdaki anlamlarina göre degisiklikler ve çesitlilikler içerebilir. Akdeniz ve Dogu kültürleri gibi iliskisel mesafe ve alanin daha dar ve yakin oldugu baglamlarda bu çagrisimlarin olumsuz niteliklere bürünmesine sik rastlanir. Yalnizlik, terkedilmisligi, kimsesizligi, desteksizligi, hasreti, gurbeti çagristirir. Ancak, yalnizligin her kültür ve toplumda bu çagrisimlara sahip olmadigi söylenemez. Bu nitelikler her kültürde veya toplumda az veya çok yalnizlik kavraminin uzantilaridirlar. Öte yandan yukaridaki çagrisimlardan farkli anlamlara sahip tek basina olabilmek, bireylesmek, ayrismak , kendine yetmek gibi çagrisimlar, özellikle Batili veya Batililasmayi amaçlayan toplumlarin kültürel dokusunda önemli yer tutmaktadirlar. Bu yazi, psikanaliz ve gelisim kuramlari isiginda yalnizlik kavramini irdelerken, kavramin olumsuz niteliklerini ön plana almis görünebilir. Iliski kurma zorluklari, yogun yalnizlik ve bosluk duygulari, tek basinaligin yarattigi ürküntü, kayiplarin çözülemeyen yaslari gibi olgular psikanaliz veya psikoterapi odalarinin hakim konulari olmaya devam ederken, bu olumsuz nitelikleri arka plana atmak kolay degildir. Ancak yalnizligin olumlu çagrisimlarinda dile getirilen olgularin, bu olumsuz olgularla diyalektik bir iliski içerisinde oldugunu unutmamak gerekir. Yazinin içeriginde görülebilecegi gibi, olumlu çagrisimlardaki özelliklerin ortaya çikisini engelleyen gelisimsel aksamalar, yalnizligi olumsuz çagrisimlardaki özelliklere itmektedir. Bu yazinin irdeledigi yalnizlik, kimsesizlik, yabancilik, issizlik renginde bir yalnizliktir. Camus’nün ‘solidaire’ (dayanismaci) ve ‘solitaire’ (yalniz) kelimelerini birbirlerine yakinlastirip uzaklastirarak ima ettigi gibi, birlikte olabilen, birlikte hareket edebilen, birliktelik hisseden, yalniz hissetmeyendir. Tek basinalik, yalnizlik degildir. Tek basina olanin yalniz hissetmesi zorunlu degildir. Winnicott (1958) tek basina olanin, öteki ile olusu içsellestirmis olmasi durumunda tek basinaliga tahammül edebilecegini ifade eder. Stern (1985) gelisimin en önemli adimlarindan birini çocugun ‘öznel kendilik duyumu’na (sense of subjective self) ulasmasi olarak görür. Bu noktada çocuk öznelik ve öznelligi kusanirken ve kullanirken, ötekinin de bir özne oldugunu kavramaya baslar. Gelisimdeki bu kuantum siçrama, iliskiyi ‘ara-öznel’ (intersubjectif) bir olgu haline getirir. Iliskideki taraflar, ‘ara-öznellik’ gerçegiyle paradoksal bir durum yasamaya baslamislardir. Bu paradoksal durum varolusun onlara oynadigi bir oyun gibidir. Bir taraftan ten ve ruh duvarlari olusturup, özne olmanin sirlari ve sinirlari ile ötekinden ayrilirken, diger yandan, iliskinin kaçinilmaz dogasi geregi, ‘ara-öznel matris’e (intersubjective matrix) yerlesirler. Ara-öznel matris, öznenin hep öteki özneye göre özne oldugu, ne yaparsa yapsin bunun disina çikamayacagi bir varolus durumudur. Ötekinin “ne düsündügünü düsündügümüzü düsündügünü düsündügümüzü……….düsünürüz”. Duygularimiz ve düsüncelerimiz, duygularimiz ve düsüncelerimizin ötekinden yankilanmalarini içerirler. Eger gelisimde öznelik hiç basarilamamissa, bunun sonucunda ortaya çikacak patoloji asiri boyutlarda olacaktir. Böyle bir durum, daha ileriki yillarda, psikanaliz veya psikoterapi ile onarilamayacak (veya ancak kismen onarilacak) bir eksikligi içerir. Psikanaliz veya psikoterapinin olanakli oldugu durumlarin çogunlugu, gelisimde özneligin bir noktaya kadar basarildigi olusumlardir. Özellikle klasik psikanalizin hastasi olabilecek kisi özne olmayi basarmistir, ancak bu öznelik eksik, çatismali veya hasarlidir. Bunun sonucunda, ara-öznellik te, ayni olumsuz özelliklere sahip olacaktir. Bir benzetme yapmak gerekirse, tamamen körlük degilse bile, kisi, kendi öznelligini ve dolayisiyla ötekinin öznelligini derinlemesine ve genisligine görme bozuklugundan muzdariptir. Kendi öznelligini net olarak görememe ve onu yabanci gibi algilamasina benzer sekilde, ötekinin öznelligini de tam seçememektedir. Klasik psikanaliz ile modern psikanalitik ekoller arasinda bir köprü kurarak denilebilir ki, ‘ben’in (ego) ve dolayisiyla özneligin gelisimi ruhsal olgunlugun bel kemigiyse, ‘bizben’ (wego) (Klein, 1976) ve dolayisiyla ara-öznellik te, esit bir isleve ve öneme sahiptir. Ben ve bizben, özne ve ara-özne bir paranin iki yüzü gibidirler. Insanin psisik varolusu bu ikisinin sirtlarini birbirlerine dayadiklari bir ‘arayüz’dür (interface). Bu noktada, yalniz hissetmeyi statik bir durum olmaktan ziyade, bir sürecin dinamik degiskenleri ile kavramak gerektigini düsündügümü belirtmeliyim. Olgunlasma düzeyi ne olursa olsun herkes, zaman zaman yalniz hisseder. Ancak yukarida sözü edilen ara-öznel görme bozuklugu durumlarinda bu yalniz hissetmeler o kadar yogun ve uzun süreli olabilir ki, kisi statik ve kategorik bir yalnizlik içindeymis gibi hissedebilir. Winnicott’in (1958 ) yazdiklarina farkli bir vurgu katarak yorumlarsak, daha önce belirttildigi gibi, yalniz hissedenin veya yalnizliga katlanamayanin, öteki ile olusu içsellestiremeyen oldugunu söyleyebiliriz. Yalniz hisseden içinde yalnizdir. Baska türlü söylemek gerekirse, içinden yalnizdir. Yalnizligini bir iç kosul olarak yasar. Yalnizligini kalabaliklarin içindeki varolusuna da tasir. Bowlby’nin (1969;1980) ‘Baglanma’’ (attachment) kavrami yalnizlik bulmacasini anlamamiza yardim eder. Ona göre, yasamin ilk yillarinda (özellikle ilk yilinda) ebeveyne güvenli baglanabilen bebek, ileriki yillarda çevresindeki insanlar ve dünya ile, ayrilik kaygilarinin yön vermedigi iliskilere girebilir. Bu iliskilerde yakinlasma ve uzaklasmalarin yarattigi kaygilara, güven ve güvenlik duygulari ile tahammül edebilir. Güvenli baglanma, ebeveyn bebekle olmadigi zamanlarda, bebekle birlikte kalan koruyucu gibidir. Güvensiz ve kaygili baglanan bebekler ebeveynden ayriligi, büyük bir kaygi ile yasarlar. Bu durumu protesto ederler. Isyanlari bir süre sonra umutsuzluga dönüsür. Çevrelerine ilgisizlesirler. Ebeveynin gidisinden bu derece etkilenen bebek, dönüsünde ona da ilgisiz kalabilir. Güvensiz ve kaygili baglanan bebekler yabancidan ürkerler. Ondan kaçinirlar. Güvenli baglanan bebeklerde ise, yabancinin ortama girisi ile olusan tedirginlik, iliski çabasi ile asilir. Bebek yeni bir iliskiye açiktir. Ebeveynin ortamda olmadigi zamanlarda, kaybetmedigi merak ve kesif çabasi, yabanciyi tanima gayretinde de islevseldir. Güvensiz ve kaygili baglanan bebek ebeveynle birlikte degilken, tüm dünyayi, tehditkar bir yabanci gibi algilamakta ve ondan ürkmektedir. Çevresindekilerle iliskiye giremez. Ebeveyn döndügü zaman ise, ona ilgisiz kalabilir. Bu iki durumu (ebeveynin gidisi-yoklugu ve dönüsüne verilen iki tepki) bir döngünün içindeki iki safha olarak görürsek, diyebiliriz ki kaygili baglanan bebek her iki safhada da yalnizdir. Adeta ebeveynin nesnel gidisi, bebegin dünyasindaki öznel terkedilmisligi her seferinde bir daha uyarmaktadir. Bebek ‘içinde’ ve ‘içinden’ (disariya dogru) yalnizdir. Bu yalnizlik, ‘disinda’ ve ‘disindan’ (içeriye dogru) iliskileri ve çagrilari buharlastirir. Yabancidan ürkme –tek basina degil- kimsesiz kalinan durumlarin varolus niteligidir. Tek basina kalan herkes kimsesiz degildir. Kendi öznelligine derinlemesine ve genisligine asina olmayan kisi için dünya (hem iç, hem dis dünya) yabancidir. Disaridaki yabancidan ürkme, bilinçdisindan ürkmenin yansimadir. Güvenli baglanan kisi hem iç, hem de dis dünyasinda merakli ve ilgili bir kasiftir . Freud’cu bir bakisla sentezleyerek söylemek gerekirse, güvensiz ve kaygili baglanma durumunda içsellestirilen nesne (bir baska deyisle, ‘a priori güvenli baglanma gereksiniminin doyurulmasinin kaybedilmesinin yasi’nda içsellestirilen nesne), bir nevi yoknesnedir. O görünüste varolan ancak içi bos nesnedir. Onun içsellestirilmesi psisik yapida bir kara delige dönüsür. Iç dünya issizlasir. Optimal gelisimde, “dünya çocuga yerlestikçe, çocuk dünyaya yerlesir” (Orange, Atwood ve Stolorow, 1997). Oysa, güvensiz ve kaygili bag kuran çocuk, dünyada ürkek ve ayrik dolasan bir yabandir. O, dünyada bir yaban, dünya da ona bir yabancidir. O, gurbette yasar gibidir. Memleketini de hiç bilmemektedir (ya da hatirlamamaktadir). Dünyaya, iliskilere ve hatta bedenine (Laing, 1960) güvenle yerlesemedikçe, dünya da ona yerlesemez. Geriye kalan issizlik ve kimsesizliktir. Winnicott’in (1960) katkisi ile psikanalize yeni bir kavram girer: ‘Sahte Kendilik’ (false self). Onun gereksinimlerini görmeyen ve onun varligina kendi gereksinimlerini doyurmasi için saldiran, tecavüz eden ötekiler ile karsilasan çocuk, yasamda kalmak adina büyük bir ödün verir. Kendiliginden (spontan) varolusundan vazgeçer. Dis dünyanin ondan istediklerine, ona dayattiklarina göre yasamaya baslar. Bunu yaparken, ‘gerçek kendiligini’ (true self) örter, saklar. Dis dünyaya degen yüzü sahte kendilik’tir. Sahte kendilik kökeni olmayan, içten hissedilmeyen, disa sunulandir. Gerçek kendilik tohumu karsilastigi büyük varolus dehsetinin ürküntüsü ile içerilere çok içerilere saklanmis olarak yasar. Dis gerçeklikten ve onun kendine verecegi zararlardan çok korkmaktadir. Yalnizligi, saklandigi adada savasin bitisini bekleyen askerinkine benzer. Ufukta gördügü her duman hem bir umut, hem de ürküntüdür. Kiyiya yaklasanin dost mu, düsman mi oldugunu bir türlü anlayamaz. Kendini onlara göstermesi durumunda belki kurtulacaktir. Ama ya savas devam ediyorsa ? Ya esir düserse, iskenceden geçirilirse, ya da öldürülürse ? Bu sorularin yanitlarini bir türlü içini rahatlatacak bir sekilde veremedigi için saklanmayi sürdürür. Gerçek kendilik tohumu içerilere kaçip saklandigi andan itibaren, dis dünya ile etkilesimini kesmistir. Dis dünya ile arasinda sahte kendilik kamuflaji vardir. Bu temassizlik sonucu, kendiligin tohumu, deneyimsiz (besinsiz) dolayisi ile güdük kalmistir. Gerçek kendiligin gerçek bedeni de yoktur. Bedenin içine yerlesilememistir (Winnicott, 1954; Laing, 1960; Phillips, 1995). Beden, içeriden kendiliginden hissedilen ve yasanan (kendiligin somut kendisi olan) bir varlik olmaktan ziyade, tasinan (ve oldukça agir ve elverissiz olan) bir ceset veya robot gibidir. Yasamin baslangicindan itibaren sartlarin optimal olmasi durumunda, dis dünyadan beslenerek ve geliserek varliginin sinirlarina (bedenin sinirlarina kadar; tene kadar) genislemis olacak ve hem dis dünyaya, hem de bedenine degmis olacak olan kendilik, dehset hikayesinin sonucunda sadece kendi korkularina degen bir yalnizliga mahkum olmustur. Dehset içindeki güdük kendilik için beden de bir yabancidir. Bedensiz güdük kendilik, bu anlasilmaz canlidan ürker. Depersonalize ve derealize bir evrende yasar. Laing sahte kendilikli hastalarin rüyalarinin tipik sahneleri olarak, issiz ortamlar anlatir. Çöller, terkedilmis sehirler, ölü doga. Rüyalarda insan suretleri varsa bile, bu insanlar canli degildirler; taslasmislardir (petrification). Kisi issiz bir dünyanin üzerindeki Omega adamdir. Bowlby’nin ruhsal sagligin temeli olarak gördügü güvenli baglanma olgusu ile Mahler’in ortaya attigi bireylesme-ayrilma dinamigi, karsit tezler olarak görülebilirler. Oysa iki bakis açisi iyi özümsenerek irdelendiginde anlasilir ki, çocugun bireysellesip anneden ayrilabilmesi de, ancak ona güvenli baglanabilmis olabilmesi ile olanaklidir. Güvenli baglanamayan ayrilamaz, ancak ve ancak kopar. Bunun sonucunda ortaya çikanlar ayni odaktan dogan ancak birbirine karsit görünen iki olusumdur: Bagimliliklar ve iliskisizlikler. Iliskisizin yalniz hissetmesi bize dogal görünür ama bagimlinin yalnizligini anlamakta güçlük çekebiliriz. Bagimli, iliskisel degirmenini tasima suyla döndürme gayretindedir. Iç dünyasindaki issizligi, sürekli dis katkilarla gidermeye çalisir. Nesnesi, yanindayken bile hasreti olandir. Nesne oburluklari, nesne ile bütünlesme çabalari veya iç nesneler yaratip, onlarla düslemsel iliski kurma gayretleri (Saffet Murat Tura’nin deyimi ile içlenmeler ), o issizligi umutsuzca doldurma gayretleridir. Narsist bir iç dünya, patolojik yalnizligin yani kimsesizligin acisindan kaçmak için bir kendini kutsamadir. Insanlik ailesine katilabilmek için temel sart olan paylasmanin, iliskinin, iletisimin özetle esdesligin olmadigi bir durumun telafi çabasidir. Chat odalarindaki maskeli balolar, bedene odaklanan takintili düsünceler ve gitgide hücrelesen alt-kültür olusumlari bu çabanin sadece birkaç sonucudur. Yalnizliginin issizligi ile bütünsel bir karsilasma yasayan bir hastanin agzindan dökülen su sözler unutulacak gibi degildir: “Bu yalnizlik büyük bir yanlislik”. Bu yanlislik ürküntü yaratan bir eksiklik, bir sapmadir. Patolojik yalnizligi ussallastiran ve yücelten bir çesit entelektüel söylem, insanlik tarihinin devasa hacmi üzerinde ince bir kabuk olarak kalir. Bu varolus yüz binlerce yillik kolektif yasamin renklerine bürünmüstür. Evrimin uzun tarihi bizim tarihimizdir. Yazinin daha önceki bölümlerinde bireysel boyutta izini sürdügümüz yalnizlik olgusunu, toplumsal, kültürel, tarihsel boyutlara aktararak irdelemek istersek, modernite kavramini (öncesi ve sonrasi ile) görmezden gelemeyiz. Insanlik tarihinin önemli bir kavsagi olan modernite, insanoglunun gezegen üzerindeki varolusunu tepeden tirnaga sarsan etkilere sahip oldu. Toplumsal, siyasi, ekonomik, çevresel etkilerinin yaninda, anlamsal bir sansintiyi da beraberinde getirdi. Bu anlamsal etki bir kopus olarak tanimlanabilir. Bu kopusun izlerini sürdükçe, dini bir tema olan yasak elmanin yenilmesi ve cennetten kopusa benzer bir noktaya varilmasi pek te ilgisiz bir çikarim olmaz. Insanoglu kendini içinde buldugu sartlara yabanci hissetmis ve “tüm bunlarin anlami ne ?” diye sormaya baslamistir. Elinin altinda olan yanitlarin hepsi doyurucu olmaktan uzaktir. O modernite-öncesinde varolan sorular ve yanitlarin diyalogunun da disina çikmistir. Sadece yaniti degil –içinde bir iliskiyi ima eden- soru/yanit diyalogunu kaybetmistir. Sorusu artik çok daha yabanci ve yalniz bir sorudur. Bu soru yanitlanamaz. Varolusçuluk bu anlam krizine tepki olarak dogar. Varolusçuluk, modernite-öncesi yanitlarina benzer bir yanit sunmaz. Onun yanitinda, soruyu sorduran yabancilik ve yalnizlik gene mevcuttur. Varolusçuluk adeta yanitsiz bir yanit gibidir. Yanitinda, bu dünyanin anlamsizligini ve insanin bu dünyaya atilmisligini, oradaki yalnizligini ve ölümlülügünü eldeki yegane seyler olarak geri verir. Psikanalizin etos ve mitosu da bir cennetten kovulma temasini ima eder. Bu kovulma yukarida sözü edilen kopustan çok daha önce gerçeklesmistir. Bu özelligi ile ‘ilk kopus’ adini haketmektedir. Ilk Kopusun merkezinde olan Arzu ve yasak arasindaki uzlasmaz çeliski, insanin evrim sürecinde karsilastigi ve içerdigi yalan - gerçek; yanlis - dogru; doga - insan ikilemlerinin sonucudur. Artik geriye dönüs olanagi yoktur. Insan bu ikilemlerle karsilasmasi ve kopusa ugramasi öncesindeki kendiliginden yasantiya dönemeyecektir. Bu kaybin yasi dini temalarin dokusuna islemistir. Cennet tasvirleri arzu ve yasak çeliskisinden kurtulma müjdeleri tasir. Bir gün kaybedilmis vatana geri dönülecektir. Cennet vaad edilen selamettir. Klasik psikanalizin üzerine çalistigi bu ilk kopus her bireyin iç dünyasinda yasamak, tasimak ve hesaplasmak zorunda kaldigi bir trajediye dönüsmüstür. Kopus-öncesi dogallik ve kopusun sebebi (sonucu ?) olan bastirma karsitligi, her insanin benliginde insanlik tarihinin çeliski ve çatismalarinin bir versiyonunu yaratir. Bu kopus insani yalnizlastirmistir ancak o hala tutkulu bir asik veya hinçli bir düsman olabilir. Modernite-sonrasindaki kopus ise, Ikinci Dünya savasi’ndan sonraki yillarda iyice belirgin hale bir olgudur. Bu kopus daha öncekine göre çok daha köktenci etkilere sahip olmus ve tutkulu asik / hinçli düsmanin oldugu yere bir yabanciyi koymustur. O öyle bir yabancidir ki, niye öldürdügünü veya niye sevistigini kendine açiklayamaz. Bu dönüsümle insanlar arasindaki iliskilerde büyük bosluklar, süreksizlikler ve anlamsizliklar dogmustur. Yüzyilin ikinci yarisinda psikanalist ve terapistleri epey ugrastiran kisilik bozukluklarinin temelinde bu kopus yatar. Yirminci yüzyila narsist çag dedirten de budur . Klasik psikanaliz ilk kopusun aktörüne yardimci olma konusunda oldukça basarili olmustur. Klasik psikanalizin basardigi, arzu ve yasak arasindaki çatismada, birinin lehine bir çözüm önermeden, çeliskiyi içeren ve ona tahammül etmeyi saglayan bir bilinçlilik kuvvetlenmesi yaratmaktir. Bu bilinçlilik kuvvetlenmesinin hammaddesi kisinin kendi hakkindaki bilgisini yani içgörüsünü arttirmaktir. Insan çeliskinin dogasindaki olanaksizliga bilgi ile katlanacaktir. Bu hali ile klasik psikanaliz oldukça modern ve pozitivist bir projedir. Bu proje, hala aski, nefreti ve bunlari içeren iliskiyi barindirir. Ikinci kopusun insani, tüm anlamsizligi ve iliskisizligi ile (ya da savunmaci olarak asiri / abartili anlamliligi ve iliski oburluklari ile) psikanalistin huzuruna çikinca, yeni bir psikanaliz dogmak zorunda kaldi. Modernite-sonrasinin yarattigi bu kopuk, yalniz ve yabanci insan, psikanalistin karsisinda, yabancilasmanin yarattigi bir iliskisizlikle yer aldi. Çagdas psikanaliz, bu kopusta, anlamsizligi ve yalnizligi reddetmeyen ve sorunsalin olanaksizligina tahammül gücünü yaratan bir çözüm önermek durumundadir. Yazinin daha önceki bölümlerinde belirtildigi gibi amaç, baglanarak ayrilmayi saglamaktir. Bu bir yönü ile Varolusçulugun ‘katilim’ (engagement) kavramina paraleldir. Her kopus bir krizdir. Her kopus içerdigi olanaksizlikla krizdir. Ikinci kopus aynen birinci kopus gibi, öncesine dönülemeyecek bir durum yaratmistir. Yeni Psikanaliz, kopus-öncesindeki ‘anlamlilik ve varlik’ ile kopus-sonrasindaki ‘anlamsizlik ve yokluk’ arasindaki çeliskide iki taraftan birinin lehine olmayan bir üst-çözüm üretme zorundadir. Bu çözüm sadece bilgilenme odakli içgörü ile degil, hastanin –ve psikanalistin- iliskiye katilimini saglayan yaklasimlarla olacaktir. Amaç bireylesmenin tüm kazanç ve sorumluluklarini kaybetmeden, çesitliligi ve farkliligi artmis bir insanlik ailesinin parçasi olmaktir. ‘Solitaire’ (yalniz) ‘engagement’ (katilim) ile ‘solidaire’ (dayanismaci) olur.Çagdas Psikanalizin öncüleri Winnicott ve Kohut’un basardiklari budur. Çagdas Psikanaliz iliskisel katilim ve içgörüye esit deger atfeder. Farkindalik ve Içgörü ayrilmayi, disina çikmayi, disindan bakabilmeyi saglar. Katilim ise bir huzurunda olma yasantisidir. Huzur, huzurunda olmakla mümkündür. Huzurda olan ve huzurunda olunan iliskiye hazirdirlar (iliskide halihazirdirlar); ‘tek basina olsalar bile yalniz degildirler’ (Alone-but-not lonely state) (Lichtenberg, Lachmann & Fosshage, 1992). Yavuz Erten Kaynaklar Bowlby, J. (1969). Attachment. New York: Basic Books. Bowlby, J. (1980). Loss. Sadness and Depression. New York: Basic Books. Klein, G. (1976). Psychoanalytic Theory. New York: International Universities Press. Kohut, H. (1971). The Analysis of the Self. New York: International Universities Press. Laing, R.D. (1960). The Divided Self. New York: Pantheon Lichtenberg, J.D. , Lachmann, F. M. & Fosshage, J.L. (1992). Self and Motivational Systems. Toward a Theory of Psychoanalytic Technique. Hillsdale: The Analytic Press. Orange, D. M., Atwood, G. E. & Stolorow, R. D. (1997). Working Intersubjectively.Contextualism in Psychoanalytical Practice. Hillsdale: The Analytic Press. Phillips, A. (1995). Terrors and Experts. London: Faber & Faber. Stern, D. (1985), The Interpersonal World of the Infant. New York: Basic Books. Winnicott, D. W. (1954), Mind and its Relation to Psyche-Soma. Through Paediatrics to Psychoanalysis içinde. London: Hogarth, 1957 Winnicott, D. W. (1958), The Capacity to be Alone. The Maturational Processes and The Facilitating Environment içinde. London: Hogarth, 1965. Winnicott, D. W. (1960), Ego Distortion in Terms of True and False Self. Maturational Processes and the Facilitating Environment içinde. London: Hogarth, 1965
|