|
Felsefe, düsünen insani kaotik bir ortama sürükleyen bir kavram olarak karsimiza çikmaktadir ve düsüncelerimizde birbirleriyle çarpisan tez ve anti-tezlerin bir yumagi olarak yer almaktadir. Düsünebildigimiz her teze karsin beynimizde ürettigimiz anti-tezlerin aninda sekillenmesi sonucunda kendimizi bir kaos ortaminda bulabiliriz.
Belki de dogasinda bu yükümlülük var. Felsefi yaklasimlarin teolojik incelenmesi, anlama sinirlarimizi biraz daha zorlamamiza ve farkli bosluklarda yer almamiza yol açiyor. Biz kimiz ve yasam nedir gibi sorularin çevreledigi bir düsünce ortaminda genelde bilimin somut yönüne ragmen felsefenin soyut karakteri ile yüzyüze gelebiliyoruz. Bir soru karsimiza çikiyor, neden bilimle ugrasiyoruz? Bu sorunun yanitinin belki üstü kapali olarak verilmeye çalisilmasi, bir ölçüde daha anlamli olabilir. Insan basta olmak üzere tanik oldugumuz tüm yasam birimlerinde sürekli olarak bir ‘güç’ faktörünün egemen oldugunu görmekteyiz. Yasayan varliklarin çevrelerine yansittiklari egemen olma güdüsünü degisik boyutlarda sergilemeleri ve basit gibi görünen hücresel yapidan karmasik yapilara kadar bu güç faktörüne sahip olmalari, bir içgüdüsel “var olma” duygusunun belki de temelini olusturuyor. Canli bazinda, anlaminin farkinda olarak ya da olmayarak bu ‘güç’ kavramini sürekli bünyemizde tasiyoruz. Tüm canlilar kendi organlarindaki enerjilerini güçlü olabilmek için belli noktalara bilinçli ya da bilinçsiz sekilde odaklamak ihtiyacini hissediyorlar. Güçlü olmak, yasamanin birincil ögesini olusturuyor. Bilim ile teolojik yaklasimin birbiriyle çeliskili görünen farkli bakis açilari, aslen bu temel içgüdünün degisik yansimalari ile karakterize oluyor. Yüzyillardir birbiriyle çatisma halinde olan din ve bilim kavramlari belki de varolusumuzdaki ögelerin farkli deger açilari altinda ele alindigi ancak, ortak paydasi benzer olan bir olgudan ileri gelmektedir. Düsünen bir canli olan insanoglu, düsünmeye basladigi andan itibaren içinde var olan bu gücün düzeyi hakkinda öncelikle kendi kendine sonra da çevresi ile yorum yapma gereksinimini hissetmistir. Önceleri kas gücüne bagli olarak ilkel davranissal yöntemleri denemesine karsin, bu gücün mekanik olusumlarla daha etkin kullanabilecegini ögrenmis ve çesitli teknikler gelistirmistir. Amaç, egemen olmaktir ve bu gücü sergilemek, genlerimizdeki varolus nedenlerimizin basinda gelmekte ve yasamanin 3 temel faktörü olan beslenme, üreme ve uyku kavramlari üzerinde kurulu bir düzenin vazgeçilmez yansimasi olarak ortaya çikmaktadir. Ayni düsüncede olanlarin bir araya gelmesi, karsitlarla mücadele, hep egemen olma içgüsünün bir yansimasi olarak karsimiza çikmaktadir. Canliligin temel yaklasimi, kendini kanitlama yolunda, çogalmayi ve istenilen güce ulasmayi gerektirdigine göre, bu temel içgüdünün nasil ortaya çiktigi da yanit arayan sorularin basinda gelmektedir. Belki de bunun yaniti yoktur, ya da moleküler düzeyde atomlarin siralanmasi ve moleküler organizasyon, moleküler bilincin bir güç faktörü olarak düzenlenmesini saglamistir. amino asit moleküllerinin birbirleriyle birleserek pepdid yapilarini ve daha sonra da proteinleri olustururduklari andan itibaren somut canlilik kavraminin gelistigini ve canli olabilmenin ortama uyum saglama sürecindeki çesitli organlari evrim içinde gelistirmesi, proteinlerin ve nükleik asitlerin koordinasyonunun bir gizemi olarak karsimiza çikmaktadir. Atomik yapilarin içine girildiginde benzer sekilde bir güç gösteriminin var oldugunu ve atomlari birlestiren ya da parçalayan faktörlerin ayni biçimsel davranislarla hareket ettiklerini söyleyebiliriz. Insanoglunun bugüne degin bilinen en yüksek canli biçimi oldugu varsayilirsa, gücün ortama uyum saglamasindaki organize davranisi, genlerin farkli proteinleri kodlamasina bagli olarak proteinlerin kazandiklari islevsel davranislarina baglanabilir. Bu baglamda içimizdeki ‘Tanrisal güç’, bulundugu ortami tanimada ve uyum saglamada çesitli organ ve organelleri gelistirmistir. Aslinda düsünme yeteneginin ortaya çikmasi, ya da anlama, ögrenme ve algilama kavramlarinin beyin biyokimyasindaki gelisimi, içimizdeki gücün evrimlesme süreci içindeki organize davranisinin bir sonucudur ve düsünme yetenegi kazanan insan, kendi ortaminda, aslinda yine kendi içindeki güçten kaynaklanan farkli güç biçimlerine yasam hakki tanimayacak bir mücadele etme güdüsüne sahiptir. Gücün kendisiyle savasimi, çok ilginçtir. Canlilik karakteri kazanan ve farkli sekillerde bu karakteri yansitan yapilanmalar, ayni içgüdüyle birbirlerine karsi mücadele etme ve savunma gereksinimi duymaktadirlar. Bu, belki de gelismenin anahtaridir! Ancak, canliligin temelini olusturan bu ‘Tanrisal güç’ kavrami kaynaginin, insanoglunun yeterince algilayamayacagi boyutlarda olabilecegi varsayimini gözardi edemeyiz. Canli varliklar yasama içgüdüsünü olustuklari andan itibaren kendilerini dis dünya ile iletisime olanak saglayan bu ‘Tanrisal güç’ ile edinilen düsünsel yeteneklerin düzeyine göre, kendilerini bulunduklari ortama uyum saglamada belli bir isbirligi olusturmuslardir. Bu isbirligi hem kendi iç dünyasi, hem de dis dünya ile iletisim durumundadir. Insanoglu, açiklayamadigi olaylara da yine düsünce yetisiyle sinirli olarak son verme egilimi içine girmistir. Ama bu, asla bir son degildir. Atese tapan, günesi tanrilastiran ve böylelikle çevresine egemen olma yolunda bu nesneleri kendisine simge olarak seçen de yine insanogludur. Beyninin düsünme olanaklariyla sinirlanan bu faktörlerin, belli bir gelisim sürecinde oynadiklari imgesel ögeler, zaman içinde farklilasma egilimi göstermistir. Zaman kavramini bile açiklamakta çesitli teoriler üreten insanoglu sonuçta içinde hissettigi ancak bir türlü açiklayamadigi bu “Tanrisal gücün” kaynagini bulma egilimindedir. Gökyüzüne dogru baktigimizda sayamayacagimiz kadar gök cisminin bulundugunu ve evrenin bu gök cisimlerinin varligina uygun bir ortam olusturdugunu düsünürüz. Aslinda atomik yapinlanma da bir mikro-evren seklindedir. Içinde yasadigimiz evreni inceleyen insanin evrenin derinliklerine ulasmasindaki isteminin gizi, içinde tasidigi ‘Tanrisal güçle’ ilgilidir. Ayni sekilde mikroskopu icat ederek kendi içindeki gücü somut bir görüntüye dönüstürmek istemistir. Ancak ne yazik ki, insanoglu ilkel insan döneminde doganin varliginda nasil bir gücün egemen oldugunu kavrayamamissa, yine bugünkü varliginda da ayni belirsizligi sürdüregelmektedir. Degismeyen, yalnizca meraktir ve bu duygunun sürekli artan bir tempoda devam etmesidir. Bu merak sonucu insanoglu, kendi yapisini incelemek için mikroskobu, gökyüzünü incelemek içinse teleskobu icad etmistir. Matematik ise, insanoglunun somutlastirdigi ve birincil önemi tasiyan çok önemli bir olgudur. Matematigi gelistiren insan bunu, hem kendi varligi, hem de içinde bulundugu ortami somutlastirmak için kullanabilmektedir. Düsünsel yeti sonucunda elde ettigi verileri somutlastirmaya yönelik yapilan çalismalarda bilim kelimesinin kullanilmasi; bu çalismalarin soyut ortama yönelmesinde ise dinsel yaklasimlari benimsemesi, “açiklanamamanin açiklanmasi” kavraminin dogal bir çatismasini, getirmistir. Bilim, genel olarak belli gözlemlere dayanan güç arayisinin bir faktörü, dinsel yaklasim ise gücün varliginin bastan kesin kez kabul edilmesi ilkelerine dayanmaktadir. Binlerce yil önceki insanoglunun atese tapma içgüdüsü, sekil degistirmis ve farkli boyutlarda ve insanoglunun yasadigi ortamla olan uyumuna bagli olarak yeniden biçimlenmistir. Ama yine binlerce yil önceki insan, çevresini arastirmayi ve kendini gelistirmeyi ihmal etmemistir. Bilimsel düsünen insanoglunun ‘Tanrisal gücün’ varligini arastirmada ortaya koydugu yöntemler ile dinsel düsünen insanin ayni gücü aramadaki yöntemleri birbirinden farkliliklar içermektedir, ancak, her ikisi de Tanrisal gücün varligini aramada insanoglunun ortak düsünce evrenini simgelemektedirler. Mikroskopla bir hücreyi arastiran bilim insani, bu hücrenin içinde yer alan mekanizmalari açikladiginda bir ölçüde Tanrisal gücün ortaya konulmasi kavramina çok küçük de olsa bir açiklik kazandirmaktadir. Ne yazik ki, canli ortaminda hangi mekanizmalarin ne sekilde rol aldigini, tam anlamiyla bilemiyoruz. Örnegin, bir karaciger hücresinin yapisi konusunda kesin bir bilgimiz yok, üstelik bu hücrenin isleyisine müdahale edemiyoruz (ancak müdehale edebilmek için ugrasiyoruz). Bilebildiklerimiz yalnizca bugüne kadar ortaya konulan basit mekanizma yaklasimlari olmakta ve zaman akisi içinde öngörülen yeni bulgularla bu mekanizmalarin güçlendirilmesi ya da çürütülmesi, seklinde olmaktadir. Iste, karacigerdeki yer alan bazi enzimlerin çalisma mekanizmasini ortaya koyabilen bir bilim insani içimizdeki Tanrisal gücün islevi hakkinda çok küçük de olsa bir ayrintiyi ortaya koyma içgüdüsünü sergilemektedir. Yaslanma süreci konusunda bilgilerimiz henüz çok yetersiz. Ölümsüzlügün pesindeki insanoglu kendisini yaslandiran ve kaçinilmaz sonun mekanizmasini halen anlamaya çalisiyor; çok uzun sürecek gibi görülen bir zaman süresince de bu “anlamaya çalismak” devam edecege benzemektedir. Canli organizmasindaki Tanrisal gücü arayan insanoglu, evrendeki olusumlari da arayarak bu gücün sinirlarini kesfetmeye çalisiyor. Bir yandan hücresel derinlikleri arayan, diger yandan da evrensel boyutlari çözmeye çalisan insanin henüz isin çok basinda oldugu bir gerçektir. Bir hücreye mikroskopa baktigimizda karsimiza çikan mikro-yapilarin derinliklerinde ne oldugunu bulma duygusu ile daha güçlü mikroskoplar yapilmis ve daha derinlerde bambaska yapilanmalar oldugu saptanmistir. Daha güçlü aygitlar ile yapilan çalismalar farkli yeni yapilari isaret etmistir. elektron mikroskoplari bugünkü insanoglunun gelistirdigi teknolojinin son asamasidir, ancak bununla da ortaya hücre içindeki sinirlamanin saptanmasina ulasilamamistir. Hücre içi derinlik ele alindiginda buradan ‘eksi sonsuza’ dogru uzanan bir yapilanma oldugunu düsünebiliriz. Diger taraftan teleskopla yapilan incelemelerde bazi gök cisimlerini gözleyebilme olanagina sahibiz. Daha güçlü teleskoplar bize yeni gök cisimlerinin varligini göstermektedir ve evrenin boyutlari sürekli olarak genislemektedir. Teorik olarak da buradan ‘arti sonsuza’ gidilecegini varsayabiliriz. Matematigi yüce bir bilim dali olarak ortaya koyan insanoglunun sifir noktasini tanimlamasi çok ilginçtir. Sifir noktasi, belki de matematik biliminin en önemli kavramidir ve düsünce evreninde son derece küçük bir boyutta olan insanoglunun buldugu en önemli sayidir. Bu sayi insanoglunun ‘Tanrisal gücü’ aramada belki de ilkel bellek yapisindaki içgüdüsel kavraminin olusturdugu bir baglantidir. Kendi organizmasi içinde eksi sonsuza, organizmasi disinda da arti sonsuza ulastigini düsündügümüz insanoglunun matematik bilimi içinde öngördügü ve ‘eksi sonsuzla’ ‘arti sonsuzun’ kesistigi bir nokta vardir. Bu da, sifir noktasidir. Teknolojik gelisimini sürdürecek olan insanoglu kendi hücreleri içinde gelecekte daha da derinlere ulasacaktir. Yeni aygitlar gelistirecek, mekanizmalar üretecek ve içindeki Tanrisal gücü aramaya devam edecektir. Ancak, yine de bunlar içimizdeki derinliklerin sinirina bizi ulastirabilecek midir? Beynimizin kapasitesini sürekli artirmaya çalisan insanoglunun uzayda yolculugu baslatabilmesi için yeni kuramlari ve boyut farklilik teorilerini üretmesi de devam edecektir. Belki de isik hizina ulasildiginda kütlesini sifira indiren sinirlamalar asilacaktir. O an geldiginde evrenin sinirina ulasmak mümkün olabilecek midir? Hayir, çünkü eger gerçekten bir sinir varsa onun ötesinde baska boyutlarin sinirlari olacagi olgusunu matematik ve fizik bilimleri bize ögretmistir. Dolayisiyla, bu da bize insanoglunun en büyük kesfi olan sifir noktasinin anlamini yeniden düsünmemiz firsatini vermektedir. Bu durumda, benzer atomlarin bir araya gelerek, örnegin bir kaya parçasini olusturmasi da ya da karaciger organi seklinde organize olmasinin anlamini, bilinmeyen “gücün” bilincine ulasmada evrensel düsünce sinirlarinin zorlanmasini saglamak yerine, teolojik kestirmeciligin basite indirgedigi algilanmayi kabullenmek gibi birbirine zit görülen olgulari tartismanin ne gibi yararlari olacagini, henüz bilemiyoruz. Ancak, “Tanrisal gücü” aramada bilim ve teolojik yaklasimlarin aslinda ortak amaca yöneldigi fakat farkli yöntemleri seçtigini görüyoruz. Insanoglunun bu anlamda bilinçlenmeye basladigi süreçten itibaren birbirleriyle sürekli kavga halinde olan bu iki yaklasim, belki de aralarindaki yöntem farkliligini anlamsizligini bir türlü anlayamadan, gelecekteki süreçlerine devam edeceklerdir. Bu çatismanin da yarar/zarar oraninda nasil bir dengeye ulasacagini da kestirmeye gerek görmeyeceklerdir. Bu durumda, belki de sifir noktasinin önemi, gelecekte çok daha iyi anlasilacaktir. Kaynak: Prof. Dr. Erdem Büyükbingöl Ankara Üniversitesi, Eczacilik Fakültesi
|