Ana Sayfa arrow Felsefe arrow Epistemolojik Kavramlar Üzerine
Epistemolojik Kavramlar Üzerine PDF Yazdır E-posta
Bilgi, maddenin veya bir baska deyisle gerçegin, akil üzerindeki yansimasidir. Gözlemler ve deneyler ile ele geçen bilgi her zaman gerçegi tam bir keskinlikle tanimlamayabilir. Yanilsama, bir yönü ile aklin yetkinligine veya çözümleme kapasitesine, diger bir yönü ile de algi ve gözleme baglidir. Ancak bu durum, bilginin yanlis veya güvenilmez oldugu anlamina gelmez. Aklin ortaya çikardigi mantik, bu bilgiyi aksi ispat edilene kadar kosulsuz bir biçimde dogru kabul eder. Kendi kendine çürümedigi sürece, bu yaklasim, Tezin temellendirilmesi için geçici bir dayanak olusturur.

Formel Mantik

Niceligin sayilabilir olmasindan hareketle, formel mantik, sayilabilir nicelikler arasindaki iliskileri keskin bir tanimlama ve siniflama ile ele aliyordu. Formel olan bilginin dönüsebilir oldugunu söyleyen diyalektik ve pozitivist metodlar gelismeden önce formel hale gelen bilgi degismez kabul edilmekteydi. Bilginin elde edilmesi ve olgularin açiklanmasi sürecinde, kendinden önceki görece formel bilgiyi mesnet alan Tez, kendisini dogrulayan deney ve gözlemlerin varligiyla, biraz da güçlü bir anti tezin yoklugu nedeni ile kabul görür. Insanliga sözkonusu olguyu açiklayan yegane bilgi olan bu tez degerlidir. Çünkü hayati kolaylastiran teknoloji bu bilgi üzerine kuruludur ve kendi içinde tutarlidir. Mantik, evrensel gerçegi bilgiye dönüstürürken, algi ve gözlemin kapsadigi alanin matematigini kurgular. Algi alani genisledikçe formel mantikta buna uyum saglamak zorundadir. Bu yüzden tipki gerçegin degisken ve dönüsebilir olmasi gibi formel mantik ta tutarliligini yitirmeden degismek ve gelismek durumundadir. (Bkz. Gerçek / Sonsuzluk, Örüntü)

Diyalektik

Akilci – Deneyci hayat görüsünün, tezin yadsinma (çürütülmesi) olasiligini kabul etmesi, pesinen bir yadsima içinde oldugunu göstermez. Çünkü akilci - deneyci bakis açisi, özündeki karsitlik ve çeliski ilkelerine ragmen tutarli bilgiye ihtiyaç duyar. Toplumun sosyal refahi adina dogayi dönüstürürken dogal kaynaklari verimli kullanabilmesi için gereklidir bu. Karsitlik ve çeliski * ilkeleri metodiktir, yani, bilgi kuramina temel olan bu ilkeler degildir. Bu ilkeler, bilgiye ulasmak ve onu çözümlemek için kullanilan araçlardir sadece. Sosyal düzenin nüvesi olan insanin, hayatini kolaylastiracak veya, onun daha az çalisarak daha fazla deger üretmesini sagliyacak çözümlere gereksinimi vardir. Bu yüzdende tutarli bir bilgi anlayisi ve onun ürünü olan teknoloji ona gereklidir.


Bilginin elde edilmesinde kullanilan yöntemleri tarif eden terimlerdeki semantik (anlam bilimsel) farklar, onlarin aslinda akilci olan hertürlü yaklasimin ayni kapiya çiktigi gerçegini degistirmez. Comte'un pozitivizmi gibi. Ayni kapiya çikan bu yöntemler, Kant'tan Marks'a Alman Felsefesi ve Montesquieu'dan Comte'a Fransiz felsefesi gibi örnekleyebilecegiimiz farkli felsefe ekollerinin bilgi kuramina yaklasimindan kaynaklanmaktadir.

Bilginin varlik kosulu, akildir. Akil veya gerçege taniklik edecek gözlemcinin olmadigi bir durumu varsayalim. Bu durumda, bilginin varlik sebebi ortadan kalkacaktir. Demek ki bilgi, inorganik olan maddenin kendi basina üretebilecegi birsey degildir. Ancak, bilgi, ayni zamanda aklin da tek basina üretebilecegi birsey degildir. Zaten o zaman bilgi degil, 'dogma' olur. Bilimin tüm dünyadaki akademik çevrelerde kabul görmüs ve uygulanan diyalektigi, formel bilgiden temellenen hipotez, bu tezin dogrulanmasi için yapilan gözlemler ve deney sonuçlarinin uluslararasi bilim dergilerinde yayinlanmasi süreçleri ile gerçeklesir. Böylece bu tezden ve ispatindan diger bilim adamlarinin haberi olur. Bu hipotez çürütülmedigi (yadsinmadigi) sürece benimsenir ve diger bilimsel çalismalarda dayanak olarak kullanilir.

Çogunlukla ortaya çikan sudur ki, baslangiçta gözden düsmüs oldugu düsünülen fikirlerden yararlanmaya devam ederiz. Ancak bu durum geri adim atmak anlamina gelmez. Ortaya çikan, gerçegin ve süreçlerin daha derin bir kavranisini içeren diyalektik bir süreçtir. Bundan dolayidir ki formel mantiktan yararlanmaya devam ederiz ve onu tamamen çürütmeyiz.

Gerçek:

Gerçek, maddenin kendisi ve ayni zamanda türevleri ile olan iliskileridir. Akil olmasa da gerçek vardir. Gerçek, dünyada organik maddenin filizlenmesinden önce de vardi. Formel yaklasimin siniflandirmasi olan inorganik madde, bugün fizigin kabul ettigi baslangiç olan büyük patlamanin gerçeklestigi ilk andan bu yana mevcuttur ve akildan önceki gerçegi olusturur. Inorganik gerçegin kurallari vardir. Bunun içindir ki Newton fizigi, determinizm kavramini dogrulamistir. Mikro kosmosu açiklamaya çalisan zayif çekim kuvvetleri ile ilgili fizik öngörüleri, makro kozmosu açiklamaya çalisan Newton fizigini yadsiyamaz veya çürütemez.

Evrensel Gerçek ve Yanlis anlasilan kavramlar: Determinizm / Indeterminizm.

Inorganik Madde

Inorganik madde deterministiktir. Determinizm, ayni fizik yasalarindan temellenen maddesel özelliklerin benzer ve tutarli süreçler olusturmasi olarak özetlenebilir. Böylece bilim oturdugu yerden yaptigi ölçümler ve gözlemler ile evrenin uzak köselerindeki galaksilerdeki gerçek hakkinda fikir yürütebilmektedir. Galileo ve Kopernik'ten Isaac Newton'a kadar dünya disina çikma imkani bulunmayan fizikçiler bu deterministik kabul sayesinde, bugün bilimin modern araçlari ile uzaya giderek dogruladigi gözlemleri yapmislar ve dogru tezler ortaya atmislardir. Bu gün kuantum mekanigi kurami bu determinizmi yadsimaya çalissa da ileride açiklayacagim elestirilerden mesnet bulan gerekçeler ile ben bunun algi çözümsel bir yanilsama oldugunu iddia etmekteyim.

Gerçegin Baslangiç noktasi: Mutlak O

Determinizmin temellendigi görüs, tek bir öz içinde bulunan belirli nicelik ve nitelikteki elementin veya maddenin büyük patlama ile evreni olusturmasidir. Patlamanin termo dinamik yasalari, evrenin dört bir kösesindeki benzer elementler için benzer etkiler olusturmaktadir. Enerjinin ve maddenin dönüsümü veya maddenin faz degisimleri gibi nesnel gerçekler evrenin her yaninda aynidir. Büyük patlama ile ölçemeyecegimiz yogunlukta bir çekirdegin saçilmasi ile olusan evren, patlamanin olusturdugu isil devinim (Termo Dinamik) küresel bir saçilim ve partiküllerin genislemesi olarak adlandirabilecegimiz hareketten olusmaktadir. Mutlak baslangiç veya 0 noktasi olarak açiklanabilecek evrenin çekirdeginin potansiyel enerjisini bir sabit olarak bilememekteyiz. Ayni sekilde kütlesini de. Bu yüzden sadece gözleyebildigimiz bazi degerleri mesnet aliriz. Bunlardan birisi Albert Einstein'in E=mc² (Enerji=kütle x isikhizinin karesi) olarak bilinen formülündeki foton parçacigidir. Einstein bu öngörü ile Evrensel gerçegi açiklamaya çok yaklasmistir. Bu sayede zaman, hareket ve potansiyel enerji hakkinda bazi ipuçlari edinebiliriz. Enerjinin harekete dönüsümü ise homojen olmayan evrenin farkli köselerindeki degisken ancak ölçülebilir çekim alanlarina baglidir. Kopernik, Kant, Laplace, Newton, Einstein ve Hawking gibi bilim adamlarinin katkilari ile diyalektik bir kavrayis ve gelisim sonucunda varilan büyük patlama teorisi, evrenin ortaya çikmasina iliskin en doyurucu materyalist yaklasimdir. Bu yaklasimdan temellenen termo dinamik kanunlari ile içten yanmali motorlari yarattik, uzaya roketler gönderebildik ve dinamik matematik hesaplar ile roketleri hareket halindeki göktaslarinin üzerine büyük bir dogrulukla indirebildik. Enerjinin dönüsümünü anlamamiz sayesinde teknolojimiz ve agir sanayiimiz varolabildi. Evrenin mayasinda varolan karsitlik, kuralli degiskenlik (çeliski degil) ve dönüserek nitelik degistirmenin dogasini anliyoruz.

Kütle Çekimi ve Sonsuzluk

Makro evrendeki kütle çekimi kanunlarini ispatlayip formel hale getirdigimiz içindir ki, Evrenin uzak köselerinde kütle çekimi kanunlarindan kaynaklanan olgulari açiklayabiliyoruz. Peki evren neden homojen degildir? Veya neden saçilim küreseldir? Determinizmden yararlanarak bu çekimsel birikmelerin ve evrenin homojen yapisinin bozulmasinin, evrene disardan etkiyen baska büyük çekim kuvvetlerinden kaynaklaniyor olabilecegi tezini ortaya atmaya cesaret ediyoruz. Bu hipoteze göre evrenimiz tek degildir. Kendisine benzer baska evrenler ile komsu olabilir. Bu da iç içe bulunan mikro kozmos ve makro kozmostan daha büyük olan belki de mega kozmos olarak adlandirabilecegimiz ve bu iki kozmosu içine alan daha büyük bir sistem oldugunu gösteriyor. Ayni zamanda atomun parçalanmasindan sonra parçacik hizlandiricilari ile yapilan deneylerde saptanan kuarklar, bozonlar gibi atomalti parçaciklar bulunmustur. Her deney ve gelisme bize yeni ve daha küçük atomalti parçaciklari tanitmaktadir. Sonsuzluk analitik olmaktan ziyade, iç içe geçen kutular gibi sonsuz küçüklerden ve sonsuz büyüklerden olusan bir yapidadir. Fiziksel nicelikleri saptamaya ve saymaya yarayan Matematik, Integral (Sonsuz küçükler hesabi) ile bize fiziksel niceliklerin sonsuz küçüge dogru gitmesinin olanakli oldugunu göstermektedir. (Newton ve Leibniz)

Ne var ki, boyut ve uzaklik olarak insanin gücünü asan büyüklüklerin söz konusu oldugu evrende çok uzaklardan gelen isik, bize önemli bilgileri tasimaktadir. Isik tayflarindaki izlerden binlerce isikyili uzakliktaki maddenin element yapisini ve hayat seyrini çok dogru bir biçimde saptayabiliyoruz. Farkli elementlerin sagladigi enerji, fotonun farkli enerji seviyelerinde salinmasini saglamaktadir. Bu farkli enerji seviyeleri, kelvin (K') cinsinden isik isisinin tayfini bize saglamaktadir. Simdiye kadar milyonlarca isik yili uzakliktan gelen bu tayf bilgilerinde periyodik tablodaki elementlerin disinda farkli maddelerin izine rastlanamadi.

Inorganik maddenin davranisindan çikarimsadigimiz matematiksel ve fiziksel olgulardaki niceliksel yapi onun deterministik algilanmasini olanakli kilmaktadir. Ancak determinizmin sosyal olgulara uyarlanmaya çalisilmasi tehlikelidir. Çünkü artik isin içine akil girmistir. Ve aklin çiktilari veya baska bir deyisle disa vurumu, niceliksel olmaktan çok niteliksel görünür. Aslinda aklin da görünür yaninin arkasinda niceliksel süreçler vardir. Bunun yanisira, Akil, felsefenin çok eskiden beri ilgilendigi bir konu olmasina ragmen, nöronlarin, snaptik baglarin, hormonlarin ve kimyasallarin ve tüm bu niceliksel olgularin yaninda niteliksel özellikleri olan bilissel süreçlerin de karmasikligi nedeni ile bilimin veya materyalizmin en son ilgilendigi konulardan biri olmustur. Bu nedenle akil, platon, Aristo ve Hegel'e degin giderek mistik bir sis perdesinin altinda kalmistir. Idealist uslamlama, aklin nesnel görüngülerini gölgede birakmistir.

Marks'in diyalektik anlayisinin sosyal ve maddesel olgulara ayni anda uyarlanmasinin dogurdugu zorluklar gibi, sosyal olgularin deterministik gerçeklerine ulasmak oldukça zordur. Ancak imkansiz da degildir. Istatistik biliminin insan davranislarini siniflandirarak izlemesi, sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin bu verileri yorumlamasi ile benzerlikler kurulabilir. Fakat bu islem, tipki simyacilarin kimyasal metodlar ile birbirine dönüstüremedigi elementlerin yüksek fiziksel zorlamalarla birbirine dönüstürülebilmesinin insanliga pratik fayda getirmemesi gibi ekonomik olmayan bir süreç olacaktir.

Dinamik ve Nesnel Gerçek

Bazi olgularin deterministik gerçeklerine ulasmanin zorlugu, onlarin indeterministik oldugunu göstermez. Çünkü indeterminizm olgularin açiklanamayacak kadar degisken ve çeliskili olmasi durumudur. Bu durum, diyalektik materyalizmin elestirisinde açiklayacagim yeni bir kavram olan kökten veya toptan yadsimacilik durumunu dogurur. Çeliskiler, seylerin dogasina iliskin nedenselligi kavrayamama durumudur. Ve bir anlamda maddenin iliskilerinde mantiksal bosluklar oldugu anlamina gelir. Nesnel iliskilerde mantiksal bosluklar bulunmasi mümkün degildir. O takdirde nesnel iliskiler varolamaz.

Gerçek, degisken ve dinamiktir bu dogru. Ancak açiklanamayacak ve kavranamayacak kadar degil. Bu degiskenligi ve dönüsümü de tutarli kilacak kurallar vardir. Kurallarin örüntüsü (Pattern) veya örüntünün kurallari. Sadece biraz daha yakindan veya uzaktan bakmamiz ve hakettigi ilgiyi göstermemiz gerekiyor. Gerçek, nesnel degilse özneldir. Ve o zaman gerçek, yani maddenin kendisi zihin veya akil tarafindan üretilen dogma ile esdeger olur ki bu maddenin inkaridir. O zaman Berkeley'in maddesizcilik veya anti materyalizmine variriz. Uslamlama yaparak varolmadigimiz sonucuna varabiliriz. Ancak bu durum kendi paradoksunu dogurur, çünkü uslamlama yapabilmek için varolmak gerekmektedir. (Descartes) Eger kendimizi çeliskinin gerçek olduguna inandirirsak o zaman bu paradoksu da normal karsilariz ve basladigimiz yere döneriz.

Uslamlamayi yapan akil, arkasinda niceliksel olgular bulunan biyolojik bir organizmanin ürettigi niteliksel bir çiktidir. Pek tabidir ki Materyalizmin hareket noktasi olan inorganik madde de, organik madde de nesneldir, nesnel olan hersey ayni zamanda nicelikseldir, matematik ve fizik araciligi ile açiklanabilir ve sayilabilir.

Akil:

Akil yine formel bir yaklasimla organik maddenin ürünüdür. Evrene milyarlarca yil hakim olan inorganik maddenin deterministik oldugunu, yani yapisindaki karsitlik (zitlik), degiskenlik ve dönüsebilirlige ragmen, sayilabilir oldugunu, iliskilerinin bilim tarafindan açiklanabilir oldugunu yani dinamik bir tutarliliga sahip oldugunu önceki paragraflarda tekrarlamistim. Organik madde ise, inorganik maddenin baslangiç noktasi olan sonsuz düzenden kaynaklanan determinizmden ilk sapmadir. Büyük patlamanin yolaçtigi isil devinim ile etrafa saçilan madde, bu isil zorlama sayesinde bir baska madde türevini ortaya çikardi : Karbon.

Organik Madde

Inorganik dedigimiz diger madde türevlerine göre karbonun farki, çok uzun atom zincirlerinden olusan moleküller olusturabilmesidir. Bu sayede yasamin temeli olan karmasik yapi taslari olan DNA, proteinler, amino asitler ve yüzlercesinin olusturdugu hormonlar gibi daha da karmasik organik yapilar olusabilmistir. Organik yasamin çesitlenmesi ve milyonlarca türün olusmasi, maddenin, determinizmin belirledigi hareket yasalarindan farkli bir sekilde devinmesine yolaçmistir. Demek ki, maddenin bir türü için geçerli olan bir genelleme diger bir türü için geçersizdir. Ancak, bu genellemenin çürüdügü anlamina gelmemektedir. Deterministik genelleme, inorganik maddenin davranisini açiklamakta faydali olmaya devam etmektedir. Günes sisteminde hayat oldugu bilinen tek gezegen olan dünyadaki diger maddeler olan hava, su ve toprak, yasama destek olmus ve ayni zamanda yasamin destegiyle bir kapali çevrim olusturabilmeyi basarmistir. Bu döngü, bu gün ekolojik sistem dedigimiz, kendi küçük evrenimizde olusabilmis ve evrensel yasalarin temelinde bulunan düzenin kaosa dogru bozuluyor oldugu gerçegine (termo dinamik) karsin, dünyadaki entropi seviyesinin azalmasina yolaçarak determenistik genellemeye ciddi bir karsitlik olusturmaktadir.

Ancak bu durum, evrenin karsitlik yasasi ile uyumlu gibi de görünmemektedir. Çünkü organik yasam, evrenin altinda bulunan desenin (pattern) üzerinde küçücük bir leke gibidir. Bu durum eger determenistik gerçegin dogasina uygun olmus olsaydi, genelleme yapmaya degecek veya evrenin devinimini etkileyecek kadar çok yasam olmasi gerekirdi evrende. 50 yildir uzaydan gelen radyo dalgalarini dinlememize ragmen, henüz bizim disimizda akilli yasamin varolduguna dair bir ipucu bulamadik.

Davranis ve Sosyal Düzen

Davranis sergileyen organik yapilar, genellikle farkli uyarilara göre degisken, otonom veya otomatik tepkiler üretirler. Ancak bu mekanizmalarin tümünün akil içerdigini söylemek dogru bir siniflandirma olmayacaktir. Otonom olan, kendi kendine hareket eden, bazi görece basit organizmalar örnegin bir koloninin parçasi olan böcekler gibi, yasam döngülerinin gerektirdigi eylemlere programlanmis gibi görünmektedirler. Herbir karinca otonom hareket eder gibi görününmekle birlikte, her biri aslinda koloninin dogal isbölümüne göre farkli bir programa sahiptir. Kimisi isçi olurken, kimisi askerdir. Bu isbölümü onlarin fiziksel özelliklerine de yansir. Yaprak kesici isçilerin çeneleri ayni sekilde yapilanmistir. Askerler ise dövüs için özel fiziksel özelliklerle donatilmislardir. Topragin altindaki galerilerde istif isi ile ugrasan isçiler küçük ve çeviktir. Sasirtici bir sekilde, hepsi tek bir koloninin içindeki islere uygun olarak farkli siniflarda biçimlenmislerdir. Ve sadece kendi islerini yaparlar. Feremon denilen bir kimyasal araciligi ile iletisim kurarak, binlerce karinca, koloninin tek bir vücut gibi çalismasini saglar.

Karincalarin bu karmasik sosyal düzeni, daha gelismis bir beyne sahip insan toplumundaki düzene benzetilebilirmi?
Insanlarin bilinç ve irade dedigimiz bilissel fonksiyonlari, onlarin toplumsal düzen içerisindeki rollerini kendilerinin seçmelerini ve böylece kendi dinamiklerini görece kendilerinin tayin etmelerini saglar. Kisacasi, bu roller onlarin içine dogustan konmus minik programlar degildir. Insan aklinin önemli bileseni olan bilinç, mensup oldugu sosyal ve ekonomik sinif tarafindan yönlendirildigi gibi, insanin atalarinin avcilik ve toplayicilik yaptigi dönemlerden, yani ilk sosyallesmeye basladigi zamanlardan bu yana kusaktan kusaga aktarilan sosyal reflekslerin olusturdugu sablonlarin yaninda, sosyal ve ekonomik statü kazanmak için aldigi egitim ve genetik yetilerinin ona sagladigi yönelimleri tarafindan olusturulur. Insan akli ile karinca akli arasindaki fark, insanin özgün iradeye sahip olmasidir. Karincalarda ise küçük programciklardan olusan ve lego gibi birbirini tamamlayan toplumsal irade, hiç bozulmayan küçük programciklarin birliginden olustugu için, karincalarin ekonomik haklarini talep etmek için grev yaptiklari hiç görülmemistir. Karinca kolonisinde isler genellikle programlandigi gibi yürür. Sosyal karmasa ve toplumsal dinamikler gözlenmez. Onlarin yasamindaki olumsuz dinamikler, doganin ritminin bozulmasi, baska böceklerin veya kolonilerin saldirilarina ugramak gibi kendi döngülerinin disindaki etkilerdir.

Aklin Evrimi (Gelisimi)

Aklin en gelismis türevini temsil eden insan akli, özellikle de dil kullanmayan ve konusmayi bilmeyen diger hayvan türleri ile karsilastirildigi zaman, antropolojik ve evrimsel gelisimler açisindan da önemli ve büyük farklar içerir. Insanin evrimi incelendiginde, insanin sahip oldugu bugünkü zekanin ve dil yetisinin görece hayvan oldugu asamadan daha sonraki evrim basamaklarinda olustugu görülmektedir. Yani insan dil yetisi ile birlikte evrilmistir. Primat dedigimiz iki ayak üzerinde yürüyen insansi hayvanlar, kollektif bilinç gelistirmislerdi. Bu insansi türler, besin bulmak veya avlanmak için isbirligi yapmislardi. Bu isbirligi iletisim gerektirmekteydi ve önceleri ilkel sesleri çikarmak için ugrasan Homo Erectus'un, ayni zamanda atesi bularak etleri pisirmesi sayesinde çene kaslarinin bagli oldugu kafatasindaki kemik kirisler kayboldu ve kafatasi kemikleri inceldi. Bu gelisme Erectus'un beyninin yeni sesler kesfetmesine olanak saglayacak kadar büyümesini sagladi. Erectus bu ilkel sesleri kollektif yasamina destek verecek kavramlara baglayacak kadar akilliydi. Erectus'un kollektif yasami su kenarlarinda sazdan kulübeler yapacak, birlikte avlanacak, toplayicilik yapacak ve alet yapma kültürünü digerlerine ögretecek kadar gelismisti.

Dil

Erectus'tan diger homo türleri ve Homo Sapien'e degin insanin, evrimlesirken, karmasik ve çok sayida sesi çikartabilmek için girtlak ve akcigerleri de evrimlesmisti. Dili bulana kadar insan görüntüler ve sesler ile düsünmeye devam etmistir. Bu durum, etkin düsünmeyi engellemekte ve bilginin ögrenilerek diger kusaklara aktarilmasina engel teskil etmekteydi. Dilin icadi, insan akli için bir dönüm noktasidir. Dil kullanan insan, olgulari ve kavramlari kelimeler ile etiketlendirerek, bunlari ekler ve takilarla bir cümle kurgusu (sentaks) içine yerlestirdiginde, dil ile düsünerek yasadiklarini diger insanlara anlatabilmeye basladi. Bu ise deneyimin ve ögrenilen olgularin kaybolup gitmesini engelledi. Önceleri kusaktan kusaga anlatilarak efsanelesen bilgi, yazinin bulunmasi ile kayit altina alinarak insanlik deneyimlerinin kültüre dönüsmesini saglamistir. Insanin dil ile düsünmesi sinirli algisal kavramlar ile düsünmekten çok farkliydi. Dilden önce görüntüler, sesler ve kokulardan olusan bilgi, artik metodik ve soyut özellikler kazanmaya baslamisti. Kelimeler ve dil kurgusu ile düsünme hem hizliydi, hem de çogaltilabilir özellige sahipti. Nihayet soyut kavramlari uslamlama yolu ile çogaltabilecek kadar gelisen insan akli, çevresinde olan bitenleri, yasadigi dogal çevreyi, gökyüzünü, yildizlari, neden ve nasil varoldugunu merak etmeye baslamisti. Böylece felsefenin ve bilimin varlik sebepleri de ortaya çikmis oluyordu.

Aklin Niceligi

Insan aklinin niceliksel yani, ancak 19. yüzyilda insanligin ilgisini çekmeye baslamistir. Çünkü bu tarihten önce, felsefe, maddenin, akil tarafindan üretildigi yanilgisini asamamisti. Aklin da maddenin olusturdugu niceligin sonucu ortaya çikan bir nitelik olabilecegi, insan bedeni ile korkusuzca deneyler yapmaya baslayan cesur insanlarin din baskisina ragmen yaptigi anatomi çalismalari sayesinde güçlenen bir süphe olmustur. 19. yüzyilin baslarinda Gall'in öncülük ettigi phrenology akimi, aklin niteliksel özellikleri olan zihinsel süreçlerin beyinden kaynaklanan biyolojik bir temeli oldugununu söylemistir. Bu görüse göre beyin, tekmerkezli bir organ olmayip, her biri farkli bir zihinsel süreçle ilintili en az 35 degisik merkezin toplamindan olusmaktadir. Flourens, hayvan beyinlerinin degisik bölgelerini çikararak bu bölgelerin hayvanin davranislariyla ilintisini arastirmis ve bu deneyler sonucunda, zihinsel süreçlerin belli bir bölgeye yerlestirilemeyecegini, zihinsel süreçlerin beynin bütün bölgelerinin (özellikle de ön beyin) katilimiyla gerçeklestigi sonucuna varmistir.

Beyin ve davranis arasindaki iliskiyi tanimlayan üç tane temel model vardir: Birinci model, davranissal anatomi üzerine oturtulmustur ve nörobiyolojik sistemler modeli olarak bilinir. Nörobiyoloji, sonraki yillarda insan davranislari ile beyin aktiviteleri arasinda modern tani sistemlerinin de yardimi ile Gall ve Flourens'in söyledikleri farkli merkezlerin yerlerini beyin üzerinde tanimlamistir. Ikinci model, endokrinolojik-farmakolojik model olarak bilinir. Bu model modern biyolojik psikiyatrinin son yillardaki en büyük dayanagi olmustur. Özgün nörotransmitter (sinyal aktarici) degisikliklerin psikiyatrik bozukluklar olusturdugunu varsaymaktadir. Bu bozukluklardan yola çikarak davranislar ile beyin fonksiyonlari arasindaki baglari arastirmaktadir. Ancak, yüzeysel bir model oldugu için beyindeki biyolojik yapilari ve iliskileri yani nöron, snaps ve akson potansiyeli gibi yapilari gözden kaçirmistir. Üçüncü model ise hücresel modeldir. Bilginin sinir hücreleri yani nöronlar arasinda iletilmesi sirasindaki hücresel mekanizmalar üzerine odaklanmistir. Hücresel model, ögrenme ve bellek fonksiyonlarini tanimlama potansiyeline sahiptir. Modern tani sistemleri, özellikle beynin hassas kesitlerini alabilecek tomografik yöntemler sayesinde, beynin biyolojik yapisi hakkinda çok önemli bulgularimiz mevcuttur. Beyindeki veri iletiminin elektro kimyasal oldugu anlasilinca, biyo kimya bilimi verinin iletimi ve saklanmasi yöntemlerine ilgi göstermistir.

Ancak felsefe açisindan en önemli bulgu, beyinde verinin zannedildigi gibi degisken veya çeliskilere dayanan bir mantikla islenmedigiydi. Oysa, fizikteki Kuantum teorisinden kaynaklanan belirsizlik egilimleri ve diyalektik yaklasimlarinda etkisi ile verinin formel mantikla açiklanabilecek olgulardan çok daha karmasik süreçlerle islendigi sanilmaktaydi. Bu yanilsamanin yapay akil çalismalari üzerindeki yansilari bulanik mantik arastirmalari seklinde olmustur. Bulanik mantik, klasik bilgisayar bilimindeki bilginin 0 ve 1 (Boole cebiri) seklinde yani ikili sistem ile islenmesine karsi çikmis, bilginin sadece dogru yada yanlislardan olusamayacagini, çeliskilere dayali milyonlarca degisken olasilik ile ifade edilmesi gerektigini savunmaktaydilar.

Fakat biyokimya, beyinde verinin, nöronlarin proteinleri sentezlemesi veya dislamasi metodu ile yani, tam da 0 ve 1 ile saklandigini buldu. Formel mantik ile tam uyum içerisinde olan Boole Cebiri, insan beynindeki veri saklamanin matematigini açiklamaktaydi. Peki, insan beyninde bilgi, temelde dogru ve yanlis gibi keskin bir kabul veya red ile saklaniyorsa, anlasilamayan veya bu kadar karmasik bilissel süreçlere ve nitel uslamlamaya kadar varan ve bilgiyi bulaniklastiran süreçler nasil gerçeklesmekteydi?.

Örüntü

Sorunun cevabi, alginin çözümlenmesi, örüntü, yüksek bilissel süreçler ve sembolik mantikta yatmaktadir. Elbette en basit bir bilgi bile sadece dogru ve yanlis ile ifade edilemez. Bu yanilsamada gözden kaçirilan, bilginin örüntülerden (Pattern) olustugudur. 0 lar ve 1 ler, bu pattern' nin sadece bir biriminin var olup olmadigini tanimlar. Örüntünün çok sayida birimden olustugunu düsünecek olursak bir bilgiyi tanimlamak için çok sayida 1 ve 0 a ihtiyacimiz vardir. Bir de tabi bu örüntünün niteliklerini bilmemiz gereklidir. Evrenin ve maddenin yapisini açiklarken, seylerin sonsuz küçükler ve sonsuz büyüklerden olusan, kutu içinde kutucuk modeli bir sonsuzluk durumunda oldugunu belirtmistim. Alginin araci olan gözlem, algi araçlarinin tolerans degerleri yüzünden maddeye veya gerçege belirli bir kesitten bakar. Görünebilir isik, 670 Nm - 410 Nanometre genliginde, 740 THertz – 440 TerraHertz frekansinda, 21000 K – 36000 Kelvin isik isisi degerleri arasindadir. Oysa tüm diger frekans degerlerini içeren foton isinimlari, örnegin kizilötesi, morötesi isinlar veya radyo dalgalarini göz ile algilamak imkansizdir. Insan algisinin bu seçici özelligi, yani alt ve üst degerleri algilayamamasi örüntünün (Pattern) tümünü algilamamiza engeldir. Insan algisi, tipki el fenerinin isigi gibidir. disa dogru açilan, üçgen seklinde kisitli bir kesittir. Bilgiye ihtiyaç duydugumuzda algi fenerimizi maddeye dogru dogrultur, fenerimizin isiginda aydinlatabildigimiz nicelikleri sayariz. Sayilabilir tüm birimsel degerler bilgiye ait örüntünün birer bilesenidirler.

Farkli boyutlardaki örüntülerin kendine özel kurallari olabilir. Bu yüzdendir ki, Newton fizigi güçlü çekim kuvvetleri ve makro kozmosu gayet tutarli bir sekilde açiklarken, zayif çekim kuvvetleri ve mikro kozmos için tutarli bir açiklama getirememektedir. Ayni sekilde Kuantum mekanigi de makro kozmos için uyarlanamaz. Insan gözünün tolerans esikleri daha asagida ve daha yukarida olsaydi da örüntünün tamamini algilamakta zorluk çekecektik. Bunun sebebi, örüntünün hali gibi düz ve analitik olmayisindandir. Kozmoslar küre seklindedir ve birbirini kapsamaktadir. Baska bir deyisle iç içe geçmislerdir.

Madde, bu küre seklindeki birbirini kapsayan parçalardan meydana gelmektedir. Insan algisi sadece kendi madde katmanini algilayabilmesi için hassas bir sekilde ayarlanmistir. Kendi boyutundaki algilayabildigi tüm büyüklükler, onun çevresindeki örüntünün birimleridir. Iste formel mantik bu birimleri saymak için matematigi kullanir. Sonuçta formel olan algilanabilir olandir. Çiplak gözle görebildigimiz en küçük birim bir kum tanesi ise, çöl, kum tanelerinden olusan bir örüntüdür. Matematikte, düzlem noktalardan olusur diye tanimlanir. Iste algilayabildigimiz en küçük nokta, onlardan olusan düzlem örüntüsünün bir birimidir.

Algi ve örüntü arasindaki iliskiyi anlayabilmek için, insanin dogal çevresini ele alalim, aslinda üç boyutlu örüntülerden olusan gerçek, göz tarafindan iki boyutlu bir örüntü düzlemine indirgenerek algilanir. Bu düzlem retinadir. Iç bükey bir düzlem olan retinanin üzerinde 8 milyon isik konisi ve rod denen 120 milyon optik algilayici (foto reseptörler) hücre vardir. Isik isinlari tarafindan nesnelerin, yani üç boyutlu örüntünün referanslari göze tasinir. Bu referanslar foto reseptorler üzerinde renk, açiklik ve koyuluk gibi farkli nitelikleri ile elektro kimyasal sinyallere dönüsürler. Görüntünün ters olusmus bu iki boyutlu hali, nöro transmitterler araciligi ile beyne tasinirlar ve beyinde proteinlerin sentezlenmesi sayesinde 0 ve 1 içeren yeni bir örüntüye dönüsürler. Gelen stereoskopik örüntü, beyindeki görme merkezleri tarafindan derinlik algisi yaratilarak üç boyutlu bir algiya dönüstürülür.

Organizma, üç boyutlu örüntüyü iki boyutlu örüntüye indirgedi. Yani sembolik mantik kullandi. Etrafindaki tüm üç boyutlu örüntüyü anlamaya çalismadi. Veya tüm bu karmasayi beynine yüklemek yerine milyarlarca kere milyar atomdan olusan etrafindaki gerçeklik için çok daha az birimden olusan yeni bir örüntü yani sembol yaratti. Bütün bu sembollerden olusan bilgi, ona ekolojik çevresinde hayatta kalmasi için yeterli oldugu gibi, daha az birim üzerinde islem yaptigi için hizli karar vermesini saglamaktadir.

Ilk çaglarda algiladigi gerçegi anlamaya çalisan insan, onu sayarken veya bu gerçekden temellendirerek uslamlama yaparken matematik kullandi. Formel mantigi yaratti. Ancak daha sonralari çiplak gözle algilayabildigi örüntüler ona yetmemeye basladi. Nesnel gerçekligin arkasindaki iliskiler onu ilgilendiriyordu. Çünkü ayni zamanda bu bilgiyi ekonomik fayda elde etmek için de kullanacakti. Böylece teleskobu bularak makro kozmosu incelemeye basladi. Ayni zamanlarda mikroskop ile mikro kozmosu olusturan yeni örüntüleri farketti. Bu yeni kesfettigi boyutlar ile ilgili matematik kuramlari da gelistirmek zorundaydi. Ancak herseye ragmen insan, evrimin kendisine kazandirdigi pragmatik yaklasimi sayesinde eline geçen bilgi ile yasamini kolaylastiran teknolojiyi yaratmayi da ihmal etmedi.

Sonuçta evrende anlasilmayi bekleyen sonsuz sayida iç içe geçmis örüntü var. (bkz. gerçek / iç içe geçen kutucuklar modeli ve sonsuzluk) Bize çok uzak kutucuklarin örüntüsünü olaganüstü karmasik bularak onlarin iliskilerini çeliskili buluyoruz. Belki onlari algilayacak veya gözleyecek kadar yeterli donanimimiz yok, veya onu anlayabilecek yeterince formel bilgiye sahip degiliz. Insanin gerçek ile macerasi, bu iç içe geçmis kutucuklarin örüntülerini bir bir anladikça genisleyen bir süreç olacaktir. Ancak bir kutucugun mantigini diger kutucuga uygulamaya da kalkmamaliyiz. Bütün herseyi açiklayan tek bir teori yok. Bu yüzdendir ki newton fizigi atomalti parçaciklarin davranislarini açiklamaz. Ayni sekilde kuantum fizigindeki örüntü de insan iliskilerine ve sosyal olgulara uyarlanamaz. Çünkü, organik madde ve onun olusturdugu akil, sembolik örüntülerden olusan kendine özgü bir kutucuktur.

Devrim Çamoglu

Yorum (0)Add Comment

Yorum yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< Önceki   Sonraki >

Anket

Megabilim.com içerigini yeterli buluyor musunuz?