Ana Sayfa arrow Felsefe arrow Bilgi Teorisi
Bilgi Teorisi PDF Yazdır E-posta
Tüm bilimin ve genel olarak akilci düsünüsün altinda yatan temel kabul, fiziksel bir dünyanin var oldugu ve nesnel gerçeklige hükmeden yasalari anlamanin mümkün oldugudur. Bilimcilerin büyük çogunlugu, evrenin dogal yasalarin hükmü altinda oldugunu kabul ederler, Philip Anderson bu olguya isaret ediyor.

Aslinda, eger durum bu olmasaydi, bilimin nasil var olabilecegini hayal etmek bile güçtür. Dogal yasalara inanmak, evrenin eninde sonunda anlasilabilir olduguna inanmaktir: bir galaksinin kaderini belirleyen ayni kuvvetlerin burada dünya üzerinde bir elmanin düsüsünü de belirleyebildigine; bir elmastan geçen isigi kiran ayni atomlarin canli bir hücrenin yapisini da sekillendirebildigine; büyük patlamadan ortaya çikan ayni elektronlarin, nötronlarin ve protonlarin bugün insan beyninin, aklinin ve ruhunun ortaya çikisina yol açabildigine inanmaktir. Dogal yasalara inanmak, mümkün olan en derin düzeyde doganin birligine inanmaktir.

Ayni sey genel olarak insan soyu için de geçerlidir. Bilim ve teknikteki her yeni kesif, kavrayisimizi derinlestirir ve genisletir, ama böylelikle yeni meydan okuyuslarin da önü açilir. Yanitlanan her soru derhal yeni sorular dogurur. Tipki artan bir heyecanla ufka dogru yaklasmakta olan bir yolcunun, yalnizca, kendisini uzaklardan çagiran yeni bir ufuk kesfetmesi gibi, kesfetme sürecinin kendisi de gözle görülür bir sonu olmayan bir tarzda açilip gelisir. Bilimciler, “nihai parçacik” arastirmasi içinde, atomalti dünyanin gizemlerini gittikçe daha derinden incelerler. Ancak muzaffer bir çiglikla ufka ulastiklari her seferinde, bu ufuk inatla daha da uzaklasir.

Insanligin tüm basarilarinin ve bilgeliginin nihai zirvesini temsil ettigine duyulan inanç, aslinda her çagin ortak bir yanilsamasidir. Antik Yunanlilar Öklid geometrisi temelinde evrenin tüm yasalarini anladiklarini düsünmüslerdi. Ayni seyi Laplace da Newton mekanigi hakkinda düsündü. 1880’de, Prusya patent bürosunun sefi, kesfedilebilecek olan her seyin zaten çoktan kesfedildigini ilân etmisti! Bugünlerde, bilimciler resmi açiklamalarinda bir parça daha ihtiyatli olma egilimindeler. Böyle olmasina ragmen, meselâ Einstein’in genel görelilik teorisinin mutlak anlamda dogru oldugu ve belirsizlik ilkesinin evrensel bir geçerlilige sahip oldugu seklinde açikça dile getirilmemis kabuller yapilmaktadir.

Bilim tarihi insan aklinin ne denli tutumlu oldugunu gösterir. Kolektif ögrenme sürecinde gerçekte çok az sey heba edilir. Yanlislar bile dürüst bir sekilde analiz edildiginde olumlu bir rol oynayabilirler. Bir düsünce, yeni düsünceleri kutsal inançlara aykiri, yasaklanmasi ya da cezalandirilmasi gereken seyler olarak degerlendiren resmi bir dogma halinde kemiklestiginde, düsüncenin gelisimi felç olur ve hatta daha da geriye gider. Ortaçagdaki bilimin kederli tarihi bunun yeterli bir kanitidir. Simyacilarin filozof tasina ulasma yolundaki çabalari yanlis bir hipoteze dayandirilmisti, ama yine de önemli kesiflerde bulundular ve modern kimyanin gelisiminin temelini dösediler. Var olmayan bir “zamanin baslangici”ni arastirmakla büyük patlama teorisi de, bilimsel açidan simyacilardan daha güvenilir olmadigini ortaya koymustur. Yine de, kaydedilmis ya da kaydedilmekte olan büyük ilerlemelerden kusku duyulamaz.

Eric J. Lerner’in dogru bir sekilde gözlemledigi gibi:

Yetkinlikle elde edilmis ve çözümlenmis saglikli bir veri yigini, esinlendirdigi teori yanlis bile olsa bilimsel bir deger tasir. Diger teorisyenler, bu bilgiler ilk derlenip toparlandiginda hiç de hayal edilmeyen bir sekilde, ondan yararlanmanin yollarini bulacaklardir. Teorik çalismanin kendisinde bile, bir teoriyi gözlemle karsilastirmaya dönük dürüst çabalar neredeyse her zaman teorinin dogrulugundan bagimsiz olarak faydalidirlar: Eger düsüncesi yanlissa bir teorisyenin cani süphesiz epey sikilacaktir, ama bu teoriyi bosa çikarmak için harcanan zaman, israf edilmis bir zaman olmayacaktir

Bilimin gelisimi, basarili yaklasikliklardan olusan sonsuz bir diziden geçerek ilerler. Her kusak doganin isleyisi hakkinda temel bir genellemeler dizisine ulasir ve bu genellemeler gözlenen belli olgulari açiklamaya hizmet eder. Bunlar degismez bir sekilde, “tüm mümkün dünyalarda” her zaman geçerli mutlak dogrular olarak düsünülürler. Ne var ki daha ileri bir sinamada, mutlak degil, göreli olduklari anlasilir. Ortaya konan kurallarla çelisen istisnalar kesfedilir ve bunlar da sirasi geldiginde bir açiklama talep ederler, ve sonsuza kadar bu böyle sürer gider.

Ilk kesifler, ölçekteki her degisikligin beraberinde yeni olgular ve yeni tür davranislar getirdiginin farkina varilmasiydi. Modern parçacik fiziginde bu süreç hiçbir zaman sona ermemistir. Her yeni hizlandirici, enerji ve hizi arttikça, bilimin görüs alanina daha küçük parçaciklar ve daha kisa zaman ölçekleri dahil etmekte, bilimsel alandaki her genisleme de yeni bilgiler getirdigi hissini vermektedir.

Peki bu nedenle, tam gerçegi elde etmekten umudumuzu kesmeli miyiz? Soruyu bu sekliyle sormak, dogrunun ve insan bilgisinin dogasini anlamamaktir. Kant bu yüzden, insan aklinin yalnizca görünümleri bilebilecegini düsünmüstü. Görünümler dünyasinin arkasinda asla bilemeyecegimiz Kendinde-Sey yatiyordu. Hegel’in buna verdigi cevap, bir seyin özelliklerini bilmenin o seyin kendisini bilmek olduguydu. Görünüs ve öz arasinda mutlak bir engel yoktur. Kendisini bize duyusal algilarda sunan gerçeklikle ise baslariz, ama orada durmayiz. Aklimizi kullanmakla görünüsün ötesindeki öze geçer meselenin gizlerine daha derinden nüfuz ederiz: özelden evrensele; tâli olandan asli olana; olgulardan yasaya.

Kant’i yanitlamak için Hegel’in kullandigi terminolojiyi kullanirsak, bilimin ve genel olarak insan düsüncesinin tüm tarihi Kendinde-Sey’in Bizim Için Sey’e dönüsüm sürecidir. Diger bir deyisle, bilimin verili bir gelisim asamasinda “bilenemez” olan sey, eninde sonunda arastirilip açiklanir. Düsüncenin yoluna dikilen her engel yerle bir edilir. Ancak bir problemi çözer çözmez hemen, çözülmesi gereken yeni problemlerle, üstesinden gelinecek yeni itirazlarla karsi karsiya kaliriz. Ve bu süreç asla sona ermez, çünkü maddi evrenin özellikleri gerçekte sonsuzdur.

David Bohm bu konuda sunlari yaziyor:

Analojimizi daha da ilerletmek için, diyebiliriz ki, doga yasalarinin bütününe iliskin olarak bu bütünlügün tam bir kavrayisini bize sunacak yeterli görüslere ve kesitlere asla sahip olamayacagiz. Ama bilim ilerledikçe ve yeni teoriler gelistikçe, farkli açilardan artan sayida görüsler elde ederiz, her seferinde daha kapsamli, her seferinde daha ayrintili vb. fikirler ediniriz. Verili bir olgular kümesine iliskin her tekil teori ya da açiklama o takdirde sinirli bir geçerlilik alanina sahip olacak ve ancak sinirli bir içerikle ve ancak sinirli kosullarla yeterli olacaktir. Bunun anlami sudur, keyfi bir içerige ve keyfi kosullara dogru genellestirilen her teori (tipki ele aldigimiz konunun kismi görünümleri gibi) hatali öngörülere yol açacaktir. Böylesi hatalari bulmak, bilimde ilerleme kaydetmenin en önemli araçlarindan biridir.

Ne var ki, böylesi hatalarin kesfedilmesinin eninde sonunda ortaya çikaracagi yeni teori, eski teorileri geçersiz kilar. Dahasi bu, eski teorilerin yetersiz kaldiklari daha genis bir alanin ele alinmasina olanak tanimakla, bu teorilerin geçerli oldugu kosullarin tanimlanmasina da yardim eder (meselâ görelilik teorisi Newton hareket yasalarini düzeltmis ve böylelikle Newton yasalarinin geçerlilik kosullarini tanimlamaya –bu yasalarin isik hizina nazaran düsük hizlarda geçerli oldugunu saptamasina– yardimci olmustur). Bu nedenle, herhangi bir nedensel iliskinin mutlak dogrulari temsil etmesini beklemeyiz; böyle olmasi için, hiçbir yaklasiklik kullanmadan ve kosulsuz olarak geçerli olmasi gerekir. Bilakis, bilimin ilerleyisinin, doga yasalarinin, giderek daha temel, daha genis ve daha kesin kavramlarin olusturuldugu bir diziden geçtigini, bu kavramlarin her birinin daha eski kavramlarin geçerlilik kosullarinin tanimlanmasina katkida bulundugunu görürüz (tipki ele aldigimiz konu hakkinda daha genis ve daha ayrintili fikirlerin, herhangi bir özel fikrin ya da bir fikirler setinin sinirlarini tarif etmeye katkida bulunmasi gibi).

Bilimsel Devrimlerin Yapisi adli kitabinda Profesör Thomas Kuhn, bilim tarihini periyodik teorik devrimler olarak resmeder, bu devrimler esasen ayrintilara adanan salt nicel degisimlerden olusan uzun dönemlere bir nokta koyarlar. Böylesi “olagan” dönemlerde bilim, dünyanin nasil bir sey oldugu hakkinda sorgulanmamis kabuller olan ve Kuhn’un paradigmalar olarak adlandirdigi verili bir teoriler seti çerçevesinde isler. Baslangiçta mevcut paradigma, arastirma için tutarli bir çerçeve saglayarak bilimin gelisimini tesvik eder. Üzerinde hemfikir olunan böyle bir çerçeve olmasa bilimciler sonsuza kadar temeller konusunda tartisip dururlardi. Bilim sürekli bir devrimci ayaklanma durumunda yasayamaz, en azindan toplumdan daha uzun bir süre bu durumda kalamaz. Tam da bu nedenle, devrimler göreli olarak nadir olaylardir, hem toplumda hem de bilimde.

Bir süre için bilim, üst üste çesitli sonuçlar yigarak bu iyi dösenmis yolda ilerleyebilir. Ama bu arada, baslangiçta yeni hipotezler ileri sürmeye cüret eden sey, kati bir ortodoksluga dönüsmüstür. Eger bir deney mevcut teorilerle çelisen sonuçlar üretirse, bilimciler bu sonuçlari gizleyebilir, çünkü bu sonuçlar mevcut düzen açisindan yikicidir. Anomaliler artik ihmâl edilemeyecekleri bir noktaya ulastiginda, ancak ve ancak o zaman, zemin yeni bir bilimsel devrim için artik hazir hale gelmistir. Devrim egemen teorileri yerle bir eder ve daha üst bir düzeyde “olagan” bir bilimsel gelisimin yeni bir dönemine kapilari açar.

Hiç süphesiz asiri basitlestirilmis olsa da bilimin gelisiminin bu sekilde resmedilisi, genis bir genelleme olarak dogru kabul edilebilir. Ludwig Feuerbach adli kitabinda Engels insan düsüncesinin gelisiminin diyalektik dogasini, hem bilim tarihinden hem de felsefeden örnekler göstererek açiklar:

Bilinisi felsefenin isi olan hakikat, Hegel’in ellerinde, bir kez kesfedildiginde yalnizca ezbere ögrenilmesi gereken, tamamlanmis bir dogmatik ifadeler toplami degildi artik. Hakikat bundan böyle bizzat bilgi sürecinin içinde; sözde mutlak gerçegi kesfederek bundan böyle daha fazla ilerleyemeyecegi bir noktaya, artik ellerini kavusturup, edinmis bulundugu mutlak gerçege hayranlikla bakmaktan baska yapacak hiçbir seyin kalmayacagi bir noktaya hiçbir zaman ulasmaksizin, bilginin daha alt basamaklarindan daha üst basamaklarina dogru tirmanan bilimin uzun tarihsel gelisiminde yatiyordu.

Ve yine:

Diyalektik felsefe açisindan hiçbir sey, nihai, mutlak ve kutsal degildir. Her seyin geçiciligini ve her seydeki geçici karakteri açiga vurur; olus ve yok olusun kesintisiz süreci disinda, asagidan yukariya dogru sonu gelmez yükselis disinda, hiçbir sey onun önünde duramaz. Ve diyalektik felsefenin kendisi de, bu sürecin düsünen beyindeki katiksiz bir yansimasindan baska bir sey degildir. Süphesiz onun da muhafazakâr bir yani vardir: Bilginin ve toplumun belirli asamalarinin kendi dönem ve kendi kosullari içinde mesru oldugunun farkindadir; ama ancak o kadar. Bu tarz bir bakisin muhafazakârligi görelidir; devrimci karakteri ise mutlak –diyalektik felsefenin kabul ettigi tek mutlaklik da budur.

Bilimsel Yöntem Nedir?

 I.Ö. 3. yüzyilda Yunan bilgini Eratosthenes, Siyene’de gün ortasinda yere dik olarak saplanmis bir çubugun gölgesinin olmadigini gördü. Sonra da kendi sehri olan Iskenderiye’de, yine yere dik saplanmis bir çubugun gölgesi oldugunu gözledi. Gerçek bir fiziksel olgunun bu gözlemlerinden dünyanin yuvarlak oldugu sonucunu çikardi. Daha sonra Siyene’ye, Iskenderiye’den olan uzakligini ölçmesi için bir köle gönderdi. Ardindan basit bir geometriyle dünyanin çevresini hesapladi. Bilimin gerçek is görme yöntemi budur: gözlem, hipotez ve matematiksel muhakemenin bir karisimi. Eratosthenes gözlemle basladi (hem kendinin hem de baskalarininkiyle). Sonra, bu temelde genel bir sonuç çikardi, dünyanin egriligi hipotezi. Daha sonra, teorisine kesin bir biçim vermek için matematikten yararlandi.

Iskenderiye biliminin parlak basarilari, Karanlik Çaglarda Hiristiyanligin yükselisince karartildi. Yüzyillar boyunca, bilimin gelisimi Kilisenin ruhani diktatörlügü tarafindan felç edildi. Bilim kendisini ancak dinin etkisinden kurtararak gelistirebildi. Ama yine de tarihin ilginç bir tuhafligi olarak, 20. yüzyilin sonlarinda, bilimi gerilere sürüklemek için kararli girisimlerde bulunulmaktadir. Her çesit yari-dini ve mistik fikirler havada uçusmakta. Bu tuhaf olgu iki seyle simsiki iliskilidir. Ilkin, isbölümü o denli uç noktalara kadar tasinmistir ki, artik ciddi zararlara yol açmaya baslamistir. Dar uzmanlasma, indirgemecilik ve fizigin teorik ve deneysel yönlerinin birbirinden neredeyse tamamen ayrilmasi, en olumsuz sonuçlari beraberinde getirmistir.

Ikincisi, bilimi dogru bir yöne yönlendirmeye yardimci olabilecek yeterli bir felsefe yoktur. Bilim felsefesi berbat bir durumdadir. Sasirtici degil, çünkü hüküm süren “bilim felsefesi” –ya da daha dogrusu kendisine bu sifati yakistiran mantiksal pozitivizm felsefi tarikati– bilime, içine düstügü zorluklardan çikmakta yardim edebilecek felsefelerin en kötüsüdür. Tersine, isleri daha da kötülestirmektedir. Geçtigimiz birkaç onyilda, teorik fizikte, dogal dünya olgusuna fazlasiyla soyut ve matematiksel açidan yaklasma yönünde artan bir egilim görüyoruz. Evrenin sözümona baslangicini yeniden insa etmeye dönük keyfi girisimlerde durum açikça budur. 1972’de yazilmis bir makalede Anderson’un isaret ettigi gibi:

Her seyi basit temel yasalara indirgeme yetenegi, bu yasalardan baslayarak evreni yeni bastan insa etme yetenegini beraberinde getirmez. Aslinda elementer parçacik fizikçileri bizlere temel yasalarin tabiatindan ne kadar çok bahsediyorlarsa, birakalim toplumu, bilimin diger alanlarindaki gerçek sorunlara o kadar az ilgi duyar görünüyorlar.

Son onyillarda, “saf” bilimin, özellikle teorik fizigin, tek basina soyut düsüncenin ve matematiksel tümdengelimin ürünü oldugu önyargisi derine kök salmistir. Eric Lerner’in isaret ettigi gibi, bu egilimden kismen Einstein sorumluydu. Siki sikiya deneye dayanan ve ardindan yüz binlerce bagimsiz gözlemle dogrulanan Maxwell’in elektromanyetizma yasalari veya Newton’un kütleçekim yasasi gibi eski teorilerden farkli olarak, Einstein’in teorileri baslangiçta sadece iki gözlem temelinde dogrulanmisti: günesin çekim alaninin yildizlardan gelen isigi saptirmasi ve Merkür’ün yörüngesindeki küçük bir sapma. Görelilik teorisinin dogru oldugunun sonradan anlasilmasi, muhtemelen Einstein’in dehasi mertebesinde olmayan baskalarinin da, ilerleme kaydetmenin yolunun bu oldugunu kabul etmesine yol açti. Vakit israfindan baska bir sey olmayan deneylerle ve usandirici gözlemlerle neden canimizi sikalim ki? Gerçekten, saf tümdengelim yöntemi araciligiyla gerçege giden yolu bulabiliyorsak, neden duyularimizin tanikligina bagimli olalim?

Bilimdeki büyük siçramanin, bilimin kendisini dinden ayirdigi ve gerçek maddi dünyadan yola çikarak ve her defasinda ona geri dönerek gözlem ve deneye dayandirmaya basladigi Rönesansta gerçeklestigini unutmamaliyiz. Ne var ki 20. yüzyilda idealizme, hem Platonculuga hem de daha beteri Berkeley ve Hume’un öznel idealizmine kismen geri dönüs söz konusudur. Tüm tartisilmaz dehasina ragmen Einstein dahi, bu egilimden kaynaklanan sonuçlara karsi sik sik tepki vermis olsa bile kendisini bu egilimden kurtarma yeteneginde degildi. Kuantum mekaniginin Heisenberg tarafindan ileri sürülen öznel idealist yorumuna karsi inatçi bir artçi eylem yürütmüs olmasi, onun övgüyü hak eden tarafidir.

Birçok bilimci gibi Einstein da, felsefenin kendisine hiç el atmadi ve dürüst bir biçimde, büyük bilimcilerin bilimin kötü filozoflari olma egiliminde olduklarini itiraf etti. Bununla birlikte, felsefi ya da yari-felsefi karakterde birtakim ifadelerde bulunmustur ki, bu söylediklerinin, sahip oldugu muazzam kisisel prestiji göz önüne alinirsa, birçok bilimci tarafindan ciddi bir biçimde –ve maalesef oldukça kötü sonuçlariyla birlikte– ele alinmasi kaçinilmazdi. Meselâ 1934’te söyle yazmisti:

Görelilik teorisi, teorik bilimin çagdas gelisiminin temel karakterinin zarif bir örnegidir. Kendisine çikis noktasi olarak aldigi hipotezler, sürekli olarak soyutlasmakta ve deneyimden uzaklasmaktadir. Teorik bilimci bir teori arayisinda giderek artan ölçüde saf matematiksel, biçimsel akil yürütmeleri kendisine rehber edinmek zorunda kaliyor, çünkü deneycinin fiziksel deneyimi, onu en yüksek soyutlama alanlarina yükseltemez. Agirlikli olarak bilimin gençligine ait olan tümevarimsal yöntemler, yerlerini farazi tümdengelime birakiyorlar.

Aslinda Einstein’in kendi teorilerine saf muhakeme ve tümdengelim süreci araciligiyla ulastigi dogru degildir. Bilim Denemeleri adli kitabinda da ortaya koydugu gibi, özel görelilik teorisi Maxwell’in elektrik ve manyetizma üzerine yaptigi çalismalardan türetilmisti ve bu çalismalar da Faraday’in kati deneysel temellerde yürüttügü çalismalara dayandiriliyordu. Ancak 1915’te kozmolojiye geri döndükten sonra Einstein, çikarimlarina ulasmak için soyut tümdengelim yöntemine geri dönmüstür. Bu noktada, temel hipotezini bir kabul olarak almakla yerlesik yöntemden uzaklasmistir, ki bu hipotez, yani evrenin bir bütün olarak homojen oldugu (tüm uzaya esit bir biçimde yayildigi) fikri, gözlemlerle de ters düsüyordu.

Bu önermeden yola çikan Einstein, genel görelilik teorisini uzayin sonlu oldugunu kanitlamak için kullandi. Bu görüse göre, verili bir yogunlugun kütlesi ne kadar artarsa, “uzayi o denli egriltir”. Yeterince büyük bir kütle, kaçinilmaz olarak, uzayin büsbütün kendi üstüne egrilecegi bir duruma yol açacaktir ki, bu da “kapali bir evren” dogurur. Bu aslinda daha önceleri bilimsel olmadigi için reddedilen ve Ortaçaga ait olan sonlu evren bakis açisina geri dönmek demekti. Ne var ki 1915’te bile evrenin homojen olmadigina dair yeterli kanit mevcut idi. Teori gözlemle edinilen olgularla çatisti. Einstein’in yasaminin son otuz yilinda, kütleçekim ve elektromanyetizmanin birlesik bir teorisi ugruna yürüttügü arastirma, kendisinin de kabul ettigi gibi basarisizlikla sona erdi.

Ampirizmin Sinirlari

Gerçek felsefe Hegel ile birlikte sona ermistir. O zamandan bu yana, su ya da bu ayrintiyi inceleyen, ama gerçek bir kopus, büyük bir yeni fikir üretmeyen, yalnizca eski düsünceleri tekrarlayan egilimlere sahit oluyoruz. Bu hiç de sasirtici degil. Bilimin geçen yüzyillar içindeki esi benzeri görülmemis ilerlemeleri, kelimenin eski anlamiyla felsefeyi gereksiz kiliyor. Evrenin dogasi hakkinda, bir yanda onun gizemlerini gittikçe güçlenen teleskoplarla, uzay sondalariyla, bilgisayarlarla ve parçacik hizlandiricilariyla açiga çikartan bir konumda bulunuyorken, spekülasyon yapacak çok az nokta vardir. Tipki günes sisteminin dogasina iliskin tartismanin Galileo’nun teleskopu tarafindan sona erdirilmesi gibi, teknik alanindaki ilerlemeler de evrenin tarihi sorununu, gelecek kusaklara çözüm bekleyen yeni sorunlar birakarak bir sonuca baglayacaktir.

“Her farkli bilim dali, nesnelerin ve nesneler hakkindaki bilgimizin büyük bütünlügü içerisinde kendi konumunu netlestirmek zorunda kalir kalmaz, bu bütünlükle ilgilenen özel bir bilim dali gereksiz hale gelir” der Engels. “O zaman tüm eski felsefeden bagimsiz durumda geriye kalan tek sey, düsünce ve düsünce yasalarinin bilimidir: yani biçimsel mantik ve diyalektik. Bunun disindaki her sey, artik pozitif doga ve tarih bilimi alani içine girer.”

Yine de felsefenin, kendisine kalan iki alanda –biçimsel mantik ve diyalektik– oynayacak bir rolü vardir henüz. Bilim gördügümüz gibi sirf bilgi biriktirmekle ilgili degildir. Düsüncenin aktif müdahalesine hâlâ ihtiyaç duyar, ki olgularin iç anlamlarini, onlarin yasalligini kesfedebilecek olan da yalnizca bu müdahaledir. Hipotezler kurma zorunlulugu devam eder, görünüste iliskisiz olgular arasindaki gerçek iç bagintilari kavramak ve kaostan bir düzen türetmek için, arastirmalarimizi en verimli kanallarda sürdürmemize rehberlik edebilecek olan sey bu hipotezlerdir. Bu ise, hem bilim hem de felsefe tarihinin esasli bir bilgisini ve egitimi gerektirir. Amerikali filozof George Santayana’nin ifade ettigi gibi, “tarihten ögrenmeyenler onu tekrar etmeye mahkûmdurlar”. 20. yüzyil biliminde mantiksal pozitivizmin etkisinin en ölümcül sonuçlarindan biri, geçmisin tüm ekollerinin tipki ölü bir köpek gibi degerlendirilmesiydi. Bugün bu tutumun bizi nerelere getirdigini görüyoruz. Büyük bir magrurlukla “metafizigi” kapi disari edenler, kibirlerinden ötürü cezalandirildilar. Bilimin tarihinde hiçbir zaman mistisizm bugünkü kadar gemi aziya almamistir.

Uzun zaman önce Engels’in isaret ettigi gibi, saf ampirik düsünce ekolü, kaçinilmaz olarak buna yol açar:

Olsa olsa matematiksel hesaplama biçiminde düsünmeye müsaade eden salt ampirizm, inkâr edilemez olgularla is gördügünü düsünür. Ne var ki gerçekte, büyük ölçüde geleneksel düsüncelerle, öncellerinin büyük ölçüde modasi geçmis düsünce ürünleriyle is görür, tipki pozitif ve negatif elektrik, elektriksel ayirma kuvveti, kontak teorisi gibi. Bunlar ona sonu gelmez matematiksel hesaplamalarin temeli olarak hizmet eder, bu hesaplamalarda, matematiksel formülasyonun kuralciligi sayesinde, öncüllerin farazi tabiati rahatlikla unutuluverir. Bu tür ampirizm, çagdas düsüncenin sonuçlarina iliskin takindigi tutumda ne kadar süpheciyse, öncellerinin düsüncelerinin sonuçlarina iliskin olarak da o kadar bönce bir inanç içindedir. Onun açisindan, deneysel olarak saptanmis olgular bile yavas yavas onlarin geleneksel yorumlarindan ayrilmaz bir hale gelmistir... Her çesit hilelere ve iler tutar yani olmayan kaçamaklara, uzlasmaz çeliskileri makul göstermeye basvurmak zorunda kaliyor ve böylelikle de en sonunda kendilerini kaçip kurtaramayacaklari bir çeliskiler karmasasinin içine sürüklüyorlar.

Bilimcilerin, bütünüyle tarafsiz olmalari nedeniyle kendilerini toplumdan yalitmalari imkânsizdir. Hiçbirimiz bir boslukta yasamiyoruz. Amerikali genetikçi Theodosius Dobzhansky’nin söyledigi gibi,

Bilimcilerin, genellikle, bir sorun hakkinda yeteri kadar olgu kesfetmeyi basarmalari halinde, bu olgularin bir sekilde kendilerini dayatici ve dogru bir çözüm olarak düzenleyebilecekleri seklinde safça bir inançlari vardir. Ne var ki bilimsel kesif ile yaygin inançlar arasindaki iliski, tek yönlü bir cadde degildir. Marksistler, bilimcilerin ele aldiklari sorunlarin, bu sorunlari çözmek için giristikleri yollarin ve hatta kabul etme egiliminde olduklari çözümlerin, içinde yasayip çalistiklari entelektüel, toplumsal ve ekonomik çevreyle kosullandirildigini iddia ettiklerinde hatali olmaktan ziyade haklidirlar.

Bazen Marx ve Engels’in diyalektigi bir çesit Mutlaklik olarak –insan bilgisinde son söz olarak– düsündükleri iddia edilir. Böylesi bir fikir açikça çeliskilidir. Marksçi diyalektik Hegelci diyalektikten iki temel yön itibariyle farklilasir. Birincisi o materyalist bir felsefedir ve bu nedenle kendi kategorilerini fiziksel gerçeklik dünyasindan türetir. Doga sonsuzdur, kapali degil. Ayni sekilde, hakikatin kendisinin de sonu yoktur ve her seyi kucaklayan tek bir sistemde özetlenemez. Yadsimanin yadsinmasi, Engels’in açikladigi gibi, bir tür gelisme spiralidir; kapali bir daire degil açik uçlu bir sistem. Hegelci felsefeyle ikinci temel farklilik da budur, Hegel diyalektigi kapali ve mutlak bir sistem olarak ifade etmeye girismekle sonunda kendisiyle çelisir.

Marx ve Engels, kullanisliligi Kapital’in üç cildinde parlak bir sekilde gösterilmis olan yeni bir diyalektik yöntemin taslagini gelistirdiler. Fakat 20. yüzyil biliminin muazzam ilerlemeleri, diyalektigin içerigini doldurmak, gelistirmek ve genisletmek açisindan bol miktarda malzeme saglamaktadir. Kaos ve karmasiklik teorisinin daha da gelismesi böylesi bir gelisimin temelini olusturabilir, ki bu da hem dogal hem de toplumsal bilimlere muazzam yararlar saglayacaktir. Bu nedenle diyalektik materyalizmin gelecekte birtakim yeni ve çok daha doyurucu düsünüs tarzlari tarafindan geçilmeyecegini söyleyemeyiz. Ama kesinlikle söyleyebiliriz ki, diyalektik yöntem su ana kadar mevcut olan en ileri, en kapsamli ve en esnek bilimsel analiz yöntemidir. Bu konuda sözü Engels’e birakalim:

Dahasi, eger artik böylesi bir felsefeye ihtiyaç yoksa, o zaman herhangi bir sisteme, felsefenin dogal bir sistemine de artik ihtiyaç yoktur. Doganin tüm süreçlerinin sistematik bir biçimde iç bagintili oldugu gerçeginin kavranilisi, bilimi hem genel olarak hem de ayrintilariyla bu sistematik iç bagintilari bastan asagi kanitlamaya iter. Ancak bu iç bagintililigin yeterli, genis kapsamli ve ayrintili bir bilimsel teshiri, içinde yasadigimiz dünya sisteminin kesin bir zihinsel imgesinin olusumu, bizim için her zaman oldugu gibi imkânsiz kalmaya devam eder. Eger insanligin gelisiminin herhangi bir çaginda dünyadaki –fiziksel oldugu kadar zihinsel ve tarihsel dünyadaki– iç baglantilarin böylesi nihai, kesin ve tam bir sistemi insa edilmis olsaydi, bu, insan bilgi alaninin kendi sinirlarina ulasmis oldugu anlamina, ve toplum bu sistemle uyumlu hale geldigi andan itibaren gelecekteki tarihsel gelismenin askiya alindigi anlamina gelirdi ki, bu da bir saçmalik, tam bir anlamsizlik olurdu. Bu nedenle insanlik kendisini su sekilde bir çeliskiyle karsi karsiya bulur: bir yandan, tüm iç baglantililigiyla dünya sisteminin genis kapsamli ve ayrintili bir bilgisini edinmek zorundadir, ve öte yandan da hem insanlarin hem de dünya sisteminin tabiatindan ötürü bu görev hiçbir zaman bütünüyle tamamlanamayacaktir. Fakat bu çeliski yalnizca iki etkenin –dünya ve insan– tabiatindan kaynaklanmamakla kalmaz, ayni zamanda tüm entelektüel ilerlemenin temel kaldiracidir da ve kendi çözümünü sürekli olarak gün be gün insanligin sonu gelmez ilerici gelisiminde bulur, tipki matematik problemlerinin kendi çözümlerini sonsuz bir dizide ya da sürekli bir kesirde bulmasi gibi. Gerçekten de, dünya sisteminin her zihinsel görüntüsü, nesnel olarak tarihsel durumla ve öznel olarak da kendi yazarinin fiziksel ve zihinsel yapisiyla sinirlidir ve sinirli kalir.

Diyalektige Karsi Önyargi

Modern bilim, Engels’in “son tahlilde, doga diyalektik olarak isler” seklindeki iddiasini bütünüyle dogrulayan bir malzeme bollugu sunmaktadir. Engels’in ölümünden bu yana geçen yüz yilda bilimin kesifleri bu görüsü bütünüyle dogrulamaktadir. Söyle yazmisti Engels:

Dogayi, insanlik tarihini ya da kendi entelektüel faaliyetimizi derinlemesine düsündügümüzde, gördügümüz ilk manzara, sonu gelmez bir iliskiler ve etkilesimler labirentidir, burada hiçbir sey, oldugu gibi, oldugu yerde ve oldugu sekliyle kalmaz, her sey hareket eder, degisir, varolur ve varligi sona erer... Dünyanin bu ilkel, naif, ama yine de özünde dogru kavranisi antik Yunan felsefesinin kavrayisiydi ve ilk olarak Herakleitos tarafindan açikça formüle edilmisti: her sey hem kendisidir hem de degildir, çünkü her sey bir akis halindedir, sürekli olarak degisir, sürekli olarak olus ve yok olus halindedir.

Bunu Hoffmann’dan bir baska pasajla karsilastiralim:

Kuantum dünyasinda, parçaciklar ardi arkasi kesilmez biçimde bir görünür bir kaybolurlar. Bos uzay olarak düsündügümüz sey, hiçbir yerden çikagelen ve neredeyse dogar dogmaz gözden kaybolan fotonlarla, gelip geçici elektron-proton çiftleri yaratmak üzere muazzam bir okyanustan kisacik zamanlar için köpükler çikartarak çikagelen elektronlarla ve bu karmasaya katilan çesitli diger parçaciklarla kaynayan, dalgalanan bir hiçliktir.

Kaos ve karmasiklik teorisinin ortaya çikisi, geçmisin aptallastirici indirgemeciligine karsi memnuniyet verici bir tepkiyi dile getirir. Yine de Hegel, Marx ve Engels’in ön açici çalismalarina çok az dikkat sarf edilmistir. Bu sasirtici gerçek büyük ölçüde diyalektige karsi çok yaygin önyargiyla açiklanmalidir. Bu önyargi kismen Hegel’in ölümünden sonra idealist ekol tarafindan diyalektigin mistik bir tarzda sunulmasina bir tepki olarak, ama esasen diyalektigin Marksizmle baglantisi nedeniyle gelismistir. Hegel’in diyalektigi “devrimin cebiri” olarak betimlenmisti. Eger nicelik ve nitelik yasasi kimya ve fizik için geçerli kabul edilirse, bir sonraki adim, bu yasayi, statükonun savunuculari açisindan en bedbaht sonuçlariyla birlikte mevcut topluma uygulamak olabilirdi.

Marx ve Engels’in bilimsel eserleri, onlarin genel olarak devrimci tarih teorilerinden (tarihsel materyalizm) ve kapitalizmin çeliskilerini tahlil edislerinden ayrilamaz. Bunlar besbelli ki, ekonomik ve politik iktidar tekeline sahip olanlar ve yalnizca gazeteleri ya da televizyon sirketlerini kontrol etmekle kalmayip ayni zamanda üniversitelerin, arastirma projelerinin ve akademik kariyerlerin kaderini belirleyen para keselerini ellerinin altinda tutanlar için çok popüler degildir. Diyalektik materyalizmin, Marx ve Engels’ten tek bir satir bile okumamis insanlar tarafindan bilimsel olmayan bir totem olarak reddedilmesi hariç, sistematik bir sessizlikle geçistirilen bir tabu olmasi sasirtici midir? Elbette bir avuç cesur ruhlu insanin Marksizmin bilim felsefesine katkisi sorununu ortaya attigi dogrudur, ama bu deginmeler bile, genellikle diyalektigin belli bir bilim alaninda geçerli olabilecegini ama genel bir önerme olarak kabul edilemeyecegini göstermeyi amaçlayan her türlü serhle simsiki kusatilmis olarak dile getirilmektedir.

Bugünlerde degisim, evrim düsüncesi popüler bilince derinlemesine nüfuz etmistir. Ama evrim genel olarak, yavas, tedrici, kesintisiz bir süreç olarak anlasilmaktadir. Troçki’nin belirttigi gibi, “Hegel’in mantigi evrim mantigidir. Ancak unutulmamalidir ki, "evrim" kavraminin kendisi üniversite profesörleri ve liberal yazarlar tarafindan barisçil bir "ilerleme" anlamina gelecek sekilde bütünüyle saptirilmis ve hadim edilmistir.”

Politikada bu yaygin önyargi kendi ifadesini reformist tedricilik teorisinde, yani bugün dünden daha iyidir, yarin da bugünden daha iyi olacaktir anlayisinda bulur. Ne çare ki, genel olarak insanlik tarihi ve özel olarak da 20. yüzyil tarihi toplumsal sürecin bu yatistirici görüsünün savunucularina pek de rahat yüzü göstermiyor. Tarih uzun tedrici degisim dönemlerine taniklik etmistir, fakat bu hiçbir sekilde sürekli ve engebesiz bir süreç degildir. Bu süreç her türlü patlamalarla ve felâketlerle kesintiye ugrar: savaslar, ekonomik bunalimlar, devrimler ve karsi-devrimler. Bunu reddetmek, herkesin dogru bildigi bir seyi reddetmektir. Öyleyse bu olgulari ne gözle görecegiz? Kolektif çilginligin ani, anlasilmaz patlamalari olarak mi? Tedrici “normdan” arizi “sapmalar” olarak mi? Yoksa bunlar, tersine, toplumsal gelisim sürecinin kopmaz bir parçasi olarak; tesadüfler degil, tedrici olarak gelisen ve toplum içinde gözle görülmeyen ve tipki yerkabugundaki fay hatlarinda biriken basinçlarin bir depremle sonuçlanmasi gibi eninde sonunda kendilerini yüzeye vurmak zorunda olan gerilim ve streslerin zorunlu sonucu olarak mi görülmeli?

Tipki Versailles sarayinin bahçivanlarinin, su kaba dogaya klasik geometrinin kurallarini dayatmasi gibi, dogadan çeliskileri uzaklastirmaya, onun çikintilarini törpülemeye, ona biçimsel mantigin derli toplu kurallarini dayatmaya dönük her girisim basarisizliga mahkûmdur. Böylesi çabalar belki sinirler üzerinde yatistirici bir etkiye sahip olabilirler, ama gerçek dünyanin kavranmasi noktasina ulasmak için bastan asagi yararsiz olduklarini kanitlayacaklardir. Ve canli ve cansiz doga için dogru olan sey, tersini kanitlamaya dönük inatçi çabalara ragmen, bizzat insan toplumunun tarihi için de dogrudur. Toplumun tarihi de ayni egilimleri açiga vurur: gelismeyi güdüleyen içsel çeliskiler; farkli sosyoekonomik sistemlerin ortaya çikisi ve yok olusu; her büyük tarihsel gelisim kavsaginda bekleyen ani ayaklanmalarla, savaslar ve devrimlerle noktalanan uzun tedrici “evrimsel” degisim dönemleri. Böylesi çarpici olgulara, sözümona evrimci “norm”dan arizi, geçici ve talihsiz sapmalar olarak yalnizca omuz mu silkmek gerekir? Yoksa bunlar insanoglunun ruhuna islemis kötülügün ya da aptalligin reddedilmez kaniti midir?

Eger durum buysa, o takdirde insanligin gelisiminin akilci bir kavrayisina ulasmaya dönük tüm çabalar bir tarafa birakilmalidir. Öyleyse, Roma Imparatorlugunun Gerileyisi ve Çöküsü adli kitabin yazari olan Edward Gibbon’un, tarihi, “insanligin suçlarinin, budalaliklarinin ve talihsizliklerinin kayit defterinden fazla bir sey degildir” seklinde tanimlamasini tekrarlamak zorunda kaliriz. Fakat eger kararli bir sekilde inandigimiz gibi, insanlik tarihi doganin her yaninda gözledigimiz ayni diyalektik yasalara göre ilerliyorsa (ve insan soyu gelismenin nesnel yasalarindan neden bütünüyle muaf olma istisnai “ayricaligina” sahip olma hakkini talep etmek zorunda olsun?), o takdirde insanlik tarihinin yapisi ilk kez bir anlam kazanmaya baslar. Bu tarih açiklanabilir. Hatta bu tarih (karmasik olgularin öngörülmesi, basit lineer süreçler içeren olgularinki kadar düz bir sekilde olmasa bile) belli sinirlar dahilinde önceden kestirilebilir. Bu tipki bir depremin ya da hava durumunun önceden kestirilmesine uygulanabildigi kadar, toplumun hareketinin önceden tahmin edilmesine de uygulanabilir. Hiç kimse Los Angeles sehrinin kesin olarak ne zaman feci bir depremin kurbani olacagini söyleyemez, ancak mutlak bir kesinlikle böylesi bir seyin bir gün olacagi tahmin edilebilir.

Diyalektigin geçerliligini inkâr etmeye dönük en gayretkes çabalara ragmen, o, en kararli kara çalmalardan her zaman öcünü almaktadir. Muhafazakâr jeoloji çevreleri, bir zamanlar kibarca gülüp geçtikleri bir gerçegi, kitalarin kaydiklarini, dogduklarini ve öldüklerini kabul etmek zorunda kalmislardi. Biyologlar, evrimi tedrici, kesintisiz bir uyum süreci olarak gören eski fikirlerinin tek tarafli ve yanlis oldugunu; evrimin felâketli nitel siçramalar araciligiyla gerçeklestigini, bu siçramalarda ölümün (neslin tükenisi) dogumun (yeni türler) önkosulu haline geldigini kabul etmek zorunda kalmislardi.

Her dönemeç noktasinda, doga bilimleri tarafindan saglanan malzeme bollugu, bilimcileri diyalektik sonuçlari benimsemeye zorlar. Ne var ki hemen ardindan, böylesi düsüncelerin potansiyel olarak “devleti yikici” etkilerinin farkina varmaktan fevkalâde rahatsiz olurlar. Bu noktada, ayak izlerini silmek amaciyla her türlü mahcup yalanlama ve manevraya basvurmakta birbirleriyle yaris etmeye baslarlar. En sik basvurulan kaytarma yolu, genel olarak felsefeye dair cehaletten dem vurmaktir. Oscar Wilde’in “ismini söylemeye cesaret edemeyen aski” gibi, günesin altindaki her sey hakkinda güzel laflar eden bu yazarlar da, diyalektik materyalizm sözcüklerini telaffuz etmekten büsbütün acizdirler. En iyi durumda, aslinda diyalektik materyalizmin kendi dar uzmanlik alanlarinda geçerli oldugunu, ama bilimin çok daha genis alanlarina ya da (Allah göstermesin!) genel olarak topluma hiçbir sekilde uygulanamayacagini söyler dururlar.

Diyalektik bir konuma oldukça yaklasan kaos teorisinin gelistiricilerinin bile Marksizm hakkinda tam bir bilgi yoksunlugu sergilemeleri sasirticidir. Ian Stewart ve Tim Poston bu nedenle Analog’da (Kasim 1981) su satirlari yazabilmislerdi:

Demek ki, meselâ Marx’in kendi tarih yasalarini model olarak üzerine oturtmaya çalistigi “fizigin acimasiz yasalari” gerçekte hiç mevcut olmadi. Newton’un üç adet topun davranisini önceden kestiremedigi yerde, Marx üç insanin davranisini önceden kestirebilir miydi? Büyük sayida parçaciklar ya da insanlar toplulugunun davranislarindaki her düzenlilik istatistiksel olmak zorundadir ve bunun çok farkli bir felsefi tadi vardir.

Bu tamamen hedef sasirtmaktir. Marx hiçbir sekilde kendi tarih modelini fizik yasalarina dayandirmadi. Toplumsal gelismenin yasalari bizzat toplumun titiz bir incelenisinden türetilmelidir. Marx ve Engels tüm hayatlarini, Kapital’in üç cildinin yüzeysel bir gözden geçirilisinin bile kolayca açiga çikaracagi gibi, dikkatlice seçilmis muazzam miktarda ampirik verilere dayanan bir çalismaya adadilar. Yeri gelmisken söyleyelim, hem Marx hem de Engels, genel olarak mekanik determinizme özel olarak da Newton’unkine son derece elestirel yaklasmislardi. Marx’in yöntemiyle Newton ve Laplace’in yöntemi arasinda su ya da bu sekilde paralellik kurma çabasinin en küçük bir dayanagi bile yoktur.

Kaos ve karmasiklik teorisi, mevcut toplumun degerlendirilisine ne kadar yaklasirsa, kapitalizmin çeliskilerinin kavranilisina ulasma potansiyeli de o kadar artar.

Fakat Birlesik Devletler’de, ideal olan azami kisisel özgürlüktür, ya da (Brian) Arthur’un ifade ettigi sekliyle, “birakalim herkes kendi John Wayne’i olsun ve kendi silahlariyla etrafta gezinsin”. Bu idealin ne kadar büyük bir kismi pratikte tehdit altinda olursa olsun, hâlâ efsanevi bir gücü elinde tutmaktadir.

Ancak artan kazançlar bu efsanenin kalbini parçaliyorlar. Eger az riskli olaylar sizi birkaç olasi sonuçtan herhangi birine kilitleyebiliyorsa, o zaman gerçekte seçilen sonuç en iyisi olmayabilir. Ve bunun da anlami, azami kisisel özgürlügün –ve serbest piyasanin– tüm olasi dünyalarin en iyisini üretmeyebilecegidir. Demek ki artan kazançlari savunmakla Arthur masum bir sekilde bir mayin tarlasina basmis oluyor. (Brian Arthur bir iktisatçi ve karmasikligin teorisyenlerinden biridir.)

Evrimci teori akimina önemli bir katkida bulunmus olan Stephen Jay Gould, kendisinin “kesintili denge” teorisiyle diyalektik materyalizm arasindaki paralellikleri açikça kavramis bulunan birkaç Batili bilimciden biridir. Panda’nin Basparmagi adli kitabinda sunlari söylüyor:

Eger tedricilik doganin bir olgusu olmaktan çok Bati düsüncesinin bir ürünüyse, o takdirde bizim kisitlayici önyargilar âlemini genisletmek için, alternatif degisim felsefeleri düsünmemiz gerekir. Örnegin Sovyetler Birligi’nde bilimciler çok farkli bir degisim felsefesiyle egitilirler: Hegel felsefesinden alinarak Engels tarafindan yeniden formüle edilen diyalektik yasalar. Diyalektik yasalar açikça kesintilidirler. Meselâ “niceligin nitelige dönüsümü”nden bahsederler. Bu belki bir put gibi algilanabilir, ama degisimlerin yavas bir stres birikimini takiben büyük bir siçrama içerisinde gerçeklestigini, yani bir sistemin kirilma noktasina ulasincaya kadar dayandigi fikrini ileri sürer. Suyu isitirsaniz eninde sonunda kaynar. Isçileri giderek daha fazla ezerseniz bir devrime yol açarsiniz. Eldredge ve ben, Rus paleontologlarinin bizim kesintili dengemize benzer bir modeli desteklediklerini ögrendigimizde büyülenmistik.

Her seyden önce paleontoloji ve antropoloji, statükoyu savunanlar açisindan potansiyel olarak tehlikeli politik anlamlari olan tarihsel ve toplumsal bilimlerden çok ince bir çizgiyle ayrilmistir. Engels’in isaret ettigi gibi, bu bilimler toplumsal bilimlere ne kadar yaklasirlarsa, o kadar az objektif ve o kadar fazla gerici hale geliyorlar. Bu nedenle ihtiyatliligina ragmen Stephen Gould’un diyalektik bir bakis açisina çok yaklasmis olmasi umut vericidir:

Yine de, kesintililik bakis açisinin, biyolojik ve jeolojik degisimi, rakiplerinden çok daha dogru ve gerçeklikle çok daha örtüsen bir biçimde resmettiginin kanitlanabilecegine olan kisisel inancimi itiraf edecegim; yalnizca kararli bir durumdaki karmasik sistemlerin hem yaygin hem de degisime son derece dirençli olmalarindan ötürü olsa bile.

Geçen yüzyilda, Marx ironik bir biçimde, doga bilimcilerin çogunun “utangaç materyalistler” olduklarina isaret etmisti. 20. yüzyilin son yarsinda hâlâ büyük bir paradoks yasiyoruz. Marx’in ya da Hegel’in tek bir kelimesini bile okumayan bilimciler, bagimsiz bir sekilde, diyalektik materyalizmin birçok düsüncesine kendiliklerinden ulasmislardir. Yürekten inaniyoruz ki, bilimin gelecekteki gelisimi diyalektik yöntemin önemini dogrulayacak ve buna öncülük edenler eninde sonunda mahrum edildikleri itibara kavusacaklardir.

Stalinist Karikatür

Geçmiste Marksizmin düsüncelerine yaklasan birçok insanin önündeki ciddi engel Stalinizmin temsil ettigi karikatürdü. Bu karikatür çeliskili bir rol oynadi. Bir yandan, Sovyetler Birligi’nde ulusallastirilmis planli ekonominin muazzam basarilari Batida birçok isçiyi ve entelektüeli güçlü bir biçimde cezbetmisti. Ingiltere’deki meshur biyolog J. B. S. Haldane gibi en parlak bilimciler Marksizmi benimsediler ve onu umut verici sonuçlarla birlikte kendi alanlarina uygulamaya basladilar. Bilimin en son kesiflerini anlasilabilir bir dille açiklamaya dönük çabalardan olusan çok sayida çalisma ortaya çikti. Sonuçlar degiskendi, ama yine de bu literatür popüler tüketim için üretilen bugünkü mistiklestirici yazilara nazaran son derece tercih edilebilir bir literatürdü.

Hiç süphe yok ki, Rusya’daki kültürün, egitimin ve bilimin emsalsiz ilerlemeleri yalnizca uluslararasi isçi hareketi açisindan degil, Batidaki en iyi entelektüeller ve bilimciler açisindan da bir referans noktasi olarak hizmet görmüstür. Bu basarilar, eninde sonunda onun temelini oyan tüm devasa bürokratik çarpilmalara ragmen, ulusallastirilmis planli ekonominin potansiyelini ortaya koydu. Bu basarilar bugünkü durumla büsbütün bir tezat olusturuyor. Sovyetler Birligi’nin yikilisi ve “piyasa ekonomisi” dogrultusunda ilerleme çabasi, üretici güçlerin ve kültürün korkunç bir çöküsü sonucunu üretti. Birdenbire, planli ekonomi düsüncesine, Marksizme ve genel olarak sosyalizme karsi dünya ölçeginde muazzam bir ideolojik karsi saldiriya girisildi. Sosyalizmin düsmanlari, Marksizmin adini karalama çabalarinda Stalinizmin isledigi suçlardan yararlandilar. Insanlari, devrimin bir ise yaramadigina ve sonuç olarak büyük bankalarin ve tekellerin egemenligini kurmanin, kitlesel issizligi ve düsen yasam standartlarini kabullenmenin daha iyi olacagina ikna etmeyi hedefliyorlar, çünkü diyorlar “baska bir alternatif yok”.

Gerçekte Rusya’da yikilan sey sosyalizm degil, sosyalizmin bürokratik bir karikatürü idi. Totaliter ve bürokratik bir sistem, Lev Troçki’nin 1936’da açikladigi gibi, ulusallastirilmis planli ekonomi rejimiyle bagdasmaz. Böyle bir ekonomi, tipki insan vücudunun oksijene ihtiyaç duymasi gibi demokrasiye gereksinim duyar. Tüm nüfusun her düzeyde aktif ve bilinçli bir katilimi olmaksizin, tam bir elestiri, tartisma ve ifade özgürlügü olmaksizin, bu tip bir ekonomi kaçinilmaz olarak bir bürokrasi karabasanina, yozlasmaya, kirtasiyecilige, budalaca bir beceriksizlige ve kötü yönetime yol açacaktir ki, tüm bunlar da en sonunda planli ekonominin temelini oyacaktir. Eski Sovyetler Birligi’nde olup bitenler, tam da on yillar önce Marksistlerin öngördügü gibi gerçeklesti.

Stalinizmin totaliter rejimi, kendisine eslik eden kaçinilmaz yol arkadaslariyla birlikte, yozlasma, konformizm ve dalkavuklukla birlikte, bilim ve sanat alanlarinda en olumsuz sonuçlari dogurmustu. Ekim devrimi ve onunla birlikte gelisen ulusallastirilmis planli ekonominin egitim ve kültüre verdigi muazzam itilime ragmen, bilimin özgürce gelisimi, bogucu bürokratik rejim tarafindan zapturapt altina alindi. Bilim ve sanat, entelektüel bir özgürlük atmosferinde gelismeye, düsünce, konusma, düsüncelerini açiklama ve hata yapma özgürlügüne toplumun diger kesimlerinden çok daha fazla ihtiyaç duyar. Böylesi kosullarin yoklugunda, yaratici düsünce solup gidecek ve sonunda ölecektir. Bu nedenle Amerika ve Japonya’daki toplam bilimci sayisindan daha fazlasini barindiran SSCB (ve hepsi de yetenekli bilimcilerdi), Batidakilerle ayni sonuçlari elde edemezdi ve tüm alanlarda yavas yavas onlarin gerisine düsmek durumunda kaldi.

Marksizme iliskin tüm yanlis anlayisi olusturan seylerden biri, onun Stalinistler tarafindan ortaya konulus biçimiydi. Rusya’daki egemen elit, hiçbir alanda düsünce ve elestiri özgürlügüne tahammül edemiyordu. Bürokrasinin elinde Marksist felsefe (onlarin adlandirdiklari sekliyle “diyamat”), önderligin her türlü manevrasini mazur göstermek için kullanilan tam bir dogma ya da bir çesit sofizm halinde çarpitildi. Lefebvre’nin aktardigina göre isler o denli kötü bir noktaya varmisti ki, Sovyet ordusunun yüksek kurmayi, askeri akademilerin müfredat programina biçimsel mantik derslerinin tekrar konulmasinda israr etmisti. Çünkü “diyamat” denilen seyin ögretmenleri utanç verici bir kafa karisikligina yol açmislardi. Mantik dersleri en azindan harp okulu ögrencilerine muhakemenin ABC’sini ögretecekti. Bu küçük olay Stalinistlerin “Marksizm”inin karikatür dogasini açiga vurmak için yeterlidir.

Stalin döneminde bilimciler, Lisenko’nun genetik “teorisi” gibi bürokrasinin çikarlarina denk düsen ve hiçbir bilimsel temeli olmayan birçok yanlis teoriyi oldugu kadar, bu kati ve cansiz karikatürü de hiç sorgulamaksizin kabul etmek zorunda birakildilar. Bu durum bilim çevrelerinde diyalektik materyalizm düsüncesini belli ölçülerde gözden düsürdü ve diyalektik yöntemin farkli bilim alanlarina verimli ve yaratici bir sekilde uygulanmasini engelledi. Oysa diyalektik yöntemin bu olumlu tarzda uygulanisi, hem bizzat bilimde hem de Marx ve Engels’in bir taslak halinde açiklayip, gelistirilmesi ve ayrintilandirilmasini gelecek kusaklara biraktiklari felsefi düsüncelerinin derinlestirilmesinde ciddi ilerlemeleri olanakli kilabilirdi.

Altmis yildan fazla bir süre boyunca, Sovyet devletinin elindeki tüm kaynaklara ragmen, bürokrasinin, Marksizmin teorik cephaneligine tek bir orijinal fikir dahi eklemekten aciz olusu Stalinist rejimin suçudur. Güçlü bir sanayi ve teknoloji yaratan ulusallastirilmis planli ekonominin muazzam avantajlarina ragmen, British Museum’un kütüphanesinde tek basina çalisan Karl Marx’in kesiflerine yeni seyler eklemekten aciz olduklarini kanitladilar.

Her seye ragmen, planli ekonominin faydalari birçok alanda göze çarpan ilerlemeyi mümkün kilmistir ve bugünkü propaganda bombardimani bu olgunun üstünü örtmek istemektedir. Dahasi, bilimcilerin diyalektik yöntemi farkli alanlara uyguladiklari yerlerde ilginç sonuçlar elde edilmistir. Bu özellikle kaos teorisinde görülmektedir ki, bu alanda hiç süphesiz diyalektik materyalizmden etkilenmis Sovyet bilimciler Batinin en azindan yirmi yil ilerisindeydiler. Kaos teorisindeki ilk arastirmalarin Sovyetler Birligi’nde yapildigi ve bunun bagimsiz bir sekilde ayni sonuçlara çikan Batili bilimcilere bir itki sagladigi ve onlarin görüslerinin de dönüp, kaos konusundaki Sovyet arastirmalarinin daha da gelismesini tesvik ettigi gerçegi genellikle kavranmis degildir. Gleick’in itiraf ettigi gibi:

Birlesik Devletler’de ve Avrupa’da kaosun filizlenmesi bir taraftan Sovyetler Birligi’nde buna paralel olarak yürütülen çalismalar için ilham kaynagi olurken, diger taraftan da büyük çapta saskinliga sebebiyet veriyordu, çünkü bu yeni bilim oldukça büyük bir bölümü itibariyle Moskova için pek o kadar yeni sayilmazdi. Sovyet matematikçileri ve fizikçileri kaos arastirmalarinda A. N. Kolmogorov’un ellili yilardaki çalismalarina kadar uzanan köklü bir gelenege sahiptiler. Üstelik baska yerlerde matematik ve fizik birbirinden kopmusken, Sovyetler Birligi’nde bu iki bilim dali birlikte çalisma gelenegini ayakta tutmayi basarmisti.

Kaynak:
E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.155.
J. Gleick, Chaos, s.115. [Kaos, s.136]
D. Bohm, Causality and Chance in Modern Physics, s.32.
MESW, cilt 3, s.339-340. [Seçme Yapitlar, cilt 3, s.413-414]
aktaran: M. Waldrop, Complexity, s.81.
aktaran: E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.128.
Engels, Anti-Dühring, s.31. [Anti-Dühring, s.77]
Engels, The Dialectics of Nature, s.185-6. [Doganin Diyalektigi, s.153]
T. Dobzhansky, Mankind Evolving, s.138.
Engels, Anti-Dühring, s.45-6. [Anti-Dühring, s.95]
Engels, Anti-Dühring, s.24. [Anti-Dühring, , s.70]
B. Hoffmann, The Strange Story of the Quantum, s.210.
aktaran: I. Stewart, Does God Play Dice?, s.40.
M. Waldrop, Complexity, s.48.
S. J. Gould, The Panda’s Thumb, s.153 ve 154.
J. Gleick, Chaos, s.76. [Kaos, s.83]

Yorum (0)Add Comment

Yorum yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley
Smiley

busy
 
< Önceki   Sonraki >

Anket

Megabilim.com içerigini yeterli buluyor musunuz?