|
Klasik Arkeoloji daha çok Antik Çag diye adlandirilan Yunan ve Roma uygarliklarini kapsayan bir dönemi içerir. Dar anlamiyla yaklasik olarak M.Ö. 6. yüzyil ile M.S. 3 yüzyil arasindaki zaman dilimi ile ilgili olsa da genis anlamiyla M.Ö. üçüncü binyila kadar uzanan Girit, Yunan Anakarasi ve Anadolu’nun bati ve güney kiyilarini içeren kültürlerin gelisimini inceler.
Ege Denizi ve Ülkeleri: Ege bölgesi, Ege deniziyle çevrilen veya sinirlanan adalarla Asya ve Avrupa kitalari kiyilarini, yani Yunanistan, Makedonya ve Trakya'nin dogu, Anadolu'nun ise bati ve güneybati kiyilarini içine alan bölgedir. Ege kiyilarinin çok girintili çikintili olmasi, iyi korunmus sayisiz liman ve koylara sahip bulunmasi, denize dogru uzanan sira daglar arasinda verimli vadilerin yeralmasi, iki kita arasinda jeolojik bir çöküntünün kalintilari olan çesitli büyüklükte birçok adalarin bulunmasi, böylece Ege denizinde kara görmeyen hemen hemen hiçbir nokta bulunmamasi deniz ulasimini, dolayisiyla Asya ile Avrupa arasindaki ekonomik ve kültürel iliskileri kolaylastirmada baslica etken olmustur. Yunanistan: Yunanistan son derece engebeli bir ülkedir. Ülkenin içi ekser hallerde kuzeyden güneye inen, yalniz orta Yunanistan'da kismen doguya kivrilan ve Ege adalari üzerinden Anadolu yönünde uzanan yüksek daglarla kaplidir. Bu suretle bazan 2500 m.'yi bulan yükseklikteki alanlar ayrilmis, bunlarin aralarinda ise geçilmesi güç geçitler sayesinde birbirine baglanan ince uzun vadiler meydana gelmektedir. Iste bu nedenle Yunanistan daglar arasina sikismis türlü büyüklükte kantonlara sahip olmustur. Yalniz bazi büyük vadiler ve düzlükler kuzeyde Makedonya ve Teselya'da Orta Yunanistan'da Boiotya ve Attika, Peleponnes'te ise Argolis, Lakonya ve Mesenya'da oldugu gibi oldukça büyük devletlerin meydana gelmesini mümkün kilmistir. Yunanistan'nin cografya bakimindan bu parçalanmis durumu bu ülkenin siyasal bakimdan da irili ufakli devletelere bölünmesinde baslica etken olmustur. Anadolu'nun Bati Kiyilari: Yunanistan'dakiler kadar olmamakla beraber, yine bir hayli iyi korunmus koy ve limanlara sahip Bati Anadolu kiyilarinda da siradaglar birbirine paralel olarak sahilden içerlere dogru uzanmakta ve aralarinda Kaikos (Bakirçay), Hermos (Gediz), Kaistros (Küçük Menderes) ve Maiandros (Büyük Menderes) gibi büyük irmaklar tarafindan sulanan ve kiyilara kadar uzanan genis ve verimli vadileri kapsamaktadir. Bu cografi durum bir taraftan çesitli vadilerde kurulan sehirlerin iç bölgelerle kültürel ve ekonomik iliskilerde bulunmalarini kolaylastirmistir. Fakat, bu kiyilarin gerisinde güçlü bir devlet kurulunca bu devlet daima vadiler yoluyla denize ulasmak çarelerini aramis, bundan ötürü bu vadilerdeki sehirlerin bagimsizligi için büyük bir tehlike olmustur. Ege Adalari: Asya ile Avrupa kiyilari arasinda yer alan adalarin en önemlisi Girit'tir. Ege bölgesinin güney sinirinda bulunan ve yaklasik olarak 250 km. uzunlugunda ortalama 50 km. genisliginde olan bu ada, arada köprü görevi gören birtakim adalar sayesinde, bir taraftan Peleponnes'e, diger taraftan Anadolu'nun bati ve güneybati ve Afrika'nin kuzey kiyilarina bagli bulunuyordu. Girit bütün bu ülkelere bunlarin kültür etkileri altinda kalabilecek kadar yakin, fakat bunlardan gelecek düsman akinlarini önleyebilecek kadar uzakti. Ayni zamanda pek engebeli araziye sahip olmakla ve bati-dogu yönünde uzanan siradaglar tarafindan biri kuzeyde, digeri güneyde olmak üzere iki büyük bölüme ayrilmis bulunmakla beraber, yogun bir nüfus besleyebilecek ve basli basina bir uygarlik yaratabilecek kadar büyüktü. Iste eski çaglarda "mutluluklar adasi" olarak gösterilen Girit'in Akdeniz'de aldigi bu önemli yer adanin bir taraftan dogu, diger taraftan bati etkileri altinda kalmasina ve hayran olacak derecede yüksek ve orijinal bir uygarlik ortaya koymasina yolaçmistir. Ege adalarindan birinci gruba giren adalar arasinda Delos, ikinci gruba girenler arasinda ise obsidien tasi kapsayan Melos, içinde mermer ocaklari bulunan Paros ve Naksos veya altin madenleri ile ün kazanmis Sifnos gösterilebilir. En Eski Çaglardan Üçüncü Binyil Sonuna Kadar Ege Dünyasi Girit Girit adasi elverisli cografi durumundan ötürü Yunan mitolojisinde derin yankilar birakmis olan canli ve hareketli bir kültür hayati yasamistir. Girit'in Yunanlilar çagindaki önemiyle hiç de orantili olmayan bu mitos bollugu ve çesitliligi mitoslarin nitelikleri ve bunlarda görülen Yunanli olmayan adlar bakimindan, daha çok Anadolu'ya yönelmis eski bir uygarliga isaret eder niteliktedir. Yapilan arkeolojik incelemeler bütün Ege bölgesinde oldugu gibi Girit'te de paleoletik çaga ait eserlerin fazla bulunmadigini buna karsilik oldukça ilerlemis bir neolitik kültürü bulundugunu açiga çikarmistir. Tas temeller üzerinde kerpiç duvarli, çesitli büyüklükte mekanlardan meydana gelen dört köseli bir ev, Knossos'ta sarayin altinda bulunmustur. Ev kalintilari arasinda elde edilen degirmen taslari, bu insanlarin yalniz balikçilik ve avcilikla degil tarimla da ugrasmis olduklarini da göstermektedir. Silahlar ve çesitli araçlarin yapilmasinda tas, kemik ve Melos adasinda getirilen obsidien tasi kullanilmakta, bütün bu tas eserler özenle islenmekte ve perdahlanmaktadir. Bu dönem Girit keramikleri siyah, gri ya da toprak renginde, iyi temizlenmemis bir kilden yapilmis oldukça kaba kaplardan ibarettir. Geç neolitik dönemde ise koyu bir zemin üzerine kirmizi boya ile yapilmis bezekleri kapsayan boyali vazolar ortaya çikmistir. Bu vazolarin yaninda yine kilden yapilmis büyük bir kismi kadin seklinde olan idollere de rastlanmistir. Bu tarimsal kültür, idolleri ve seramikleri ile baglar göstermekte, (en çok Hacilar ve Çatalhöyükle) ve esas itibari ile dördüncü binyila ait oldugu anlasilan neolitik çagda Girit adasinda Anadolu'lu ya da bunlarla yakin akraba insanlarin yasamis olduguna isaret etmektedir. Girit'te I.Ö. 3000/2800 ile 2000 arasinda tas döneminden maden dönemine girilmeye baslanmistir. Bu zamanda adanin ençok orta ve dogu kisimlarinin nüfusu yogundur. Bu çag insanlari Mesera ovasinda bulunan 12'den fazla yerlesme yerlerindeki evlerin yaninda mezar yapilarina da önem vermeye baslamislardir. Neolitik gelenegi sürdüren, siyah, gri ya da toprak rengi ilkel kaplarin yaninda çömlekçi çarkinin kullanilmasi sayesinde düzenli sekiller alan vazolar yapilmaya baslanmistir. Bu dönemde beyaz, krem ya da açik sari bir zemin üzerine parlak kirmizi bir boya ile yapilmis geometrik kaplar alevli ateste pisirilerek kullanilmistir. Bu devirde sehirlerin basinda krallar ya da beylerin bulundugu ve bazi siniflarin meydana çiktigi görülmektedir. Üçüncü binyilda adada esas itibari ile baris ve sükun ortami sürmüs olacak ki yerlesme yerlerinin çevresinde hiç bir tahkimat izine rastlanmamistir. Yunanistan Ege Adalari ve Anadolu Yunanistan'da üçüncü binyilin sonuna kadar neolitik kültürü korunmasina karsilik üçüncü binyilin ilk yarisinda tas döneminden çikarak bakir dönemine girilmektedir. Bu kültür çevresi içinde bulunan yerlesme yerleri daha henüz köy niteliginden kurtulmamis olup dörtgen seklinde evler görülmektedir. Truva bölgesi seramikleri ile olan benzerlik maden kültürünü Yunanistan'a getiren insanlarin Anadolu'lu olduklarina isaret etmektedir. Üçüncü binyilda Anadolu'dan Yunanistan'a birtakim göçler oldugunu filolojik delillerle takip edebiliriz. Yunanistan'da bulunan (ss), (tt), ya da (nt)'li yer adlarinin Yunan dili ile açiklanamadigi bunlarin Anadolu'nun bati, güneybati bölgelerindeki (s), (ss) ve (nd)'li yer adlarina karsilik oldugu sanilmaktadir. Bu yer adlarina örnek olarak Yunanistan'da Korintos (sehir), Koskintos (dag), Samintos (yer), Parnasos (dag) Anadolu'da Mikalessos, Halikarnassos, Aspendos, Alinda gibi adlar gösterilebilir. Bunlardan baska Larisa gibi (lar-), Pergamon gibi (amo-), Mylasa gibi (asa-) ve Samos gibi (sam-) köklerini kapsayan birçok yer adlarinin yaninda Yunan dilindeki kültür hayati ile ilgili birçok sözcüklerde de bu benzerlik görülmüstür. Yunanlilardan önce Ege bölgesinde bir takim yabanci kavimlerin oturduklari bilinse de Pelasg, Leleg ya da Kar olarak adlandirilan bu kavimler hakkinda somut bilgiler bulunmamaktadir. Yunan tarih gelenegine göre Lelegler Anadolu'da Truva bölgesinde, Ege adalarinda, orta Yunanistan ve Peloponnes'in bazi yerlerinde oturmuslar, Pelasglar ise Yunanistan'da genis bir alana yayilmislardir; o kadar ki bir zamanlar tüm Yunan ülkesi Pelasgiye olarak gösterilmistir. Ilk zamanlar Tesalya'da oturmus, Peneios vadisine Pelasg Argos'u vermis olduklari anlasilan Pelasglar sonralari Yunanistan'in Yunanlilardan önceki halki olarak kabul olunmuslardir. Homeros destanlarindan Ilyada'da Yunancadan ayri bir dil konusanlar olarak gösterilen Karlar Yunan tarihçisi Herodotos'a göre Girit krali Minos zamaninda egemendiler; bunlar ancak sonralari bu yerlerden Yunanlilar tarafindan çikarilmislardir. Su halde üçüncü binyilda bütün Ege bölgesine yayilmis olan ve aralarinda ve bir takim farklar göstermekle beraber esas itibari ile Karlar tarafindan temsil olunan kavimlerin Lidyalilar ve Likyalilar ile birlikte Bogazköy Hitit metinlerindeki Luvilerle ilgili olmalari muhtemel "bati Anadolu kavimleri" grubuna girdikleri söylenebilir. Anadolu'da üçüncü binyilda sehir olma egilimi gösteren en önemli yer tahkimli satolarin da bulundugu Truva'dir. Burada sözü edilen I.Ö. 3000/2800 ile 2400 arasinda yer alan bakir dönemine ait Truva I ve 2400'den 2200'e kadar gelen tunç dönemi Truva II'dir. Alçak bir tepe üzerinde kurulmus olan Truva I etrafi tarla taslarindan yapilmis bir surla çevrili küçük bir satoydu. Seramikler burada iyi temizlenmemis bir kilden yapilmis ve iyi pisirilmemis siyah ya da toprak rengi nadiren kirmizi perdahli dis yüzeyleri düz çizgilerden meydan gelen seramiklerdir. Buradaki kaplarin bazilari bakirdandir. Obsidienin genis ölçüde kullanilmis olmasi Melos adasi ile ticaret iliskilerine isaret eder. Evlerden elde edilen araçlar ve kemik kalintilarindan Truva I insanlarinin tarim, hayvancilik ve balikçilikla geçindiklerini anlamaktayiz. Truva I'in üzerinde kisa bir araliktan sonra yapildigi anlasilan Truva II yer alir. Üç dönemde güneye dogru genisletilmis olan, kapilar ve kuleleri kapsayan, ortasinda arka arkaya siralanmis giris mekani ve bir ya da daha çok odadan ibaret megaronlardan meydana gelen bir hükümdar sarayinin bulundugu Truva II kuvvetli bir surla çevrilidir. Truva II'nin maden zenginligine megaronlar içinde ya da arasinda bulunan gömüler isaret etmekdedir. Bunlarin en ünlüsü olan "Priamos gömüsü" 3 diadem, 60 küpe, 6 bilezik, 15 altin ve gümüs vazo, 8700 boncuk, yüzük ve silindirik boruyu kapsiyordu. Lapislazuli ve çesitli taslardan yapilmis olan boncuklar ve süsler Truva II'nin çesitli dogu ülkeleri ve ençok Misir ve Mezopotamya ile ticarette bulundugunu ispatlamaktadir. Siyah vazolarin yaninda kirmizi vazolar da teknigin gelistigini göstermektedir. Tas ya da toprak idoller, agirsaklar, silindir mühürlerde bulunmaktadir. Truva III sehri baska bir plana göre kurulmus bulunmakta, Truva IV zamaninda ise bu sehir yeni bir surla çevrilmektedir. Truva V gerçek tunçtan yapilmis kaplari ve gelismis seramikleri ile dikkat çekmektedir. Ikinci Bin Yilda Ege Bölgesi Girit I.Ö. 17. ve ençok 16. yüzyillar Girit'in her bakimdan en parlak dönemidir. Tüm sanat ve fikir hayatinin merkezi oldugu anlasilan saraylar son sekillerini almakta, çesitli dairelerin daha sonra organik bir bütün halinde avlunun etrafini çevirdigi görülmektedir. Bati tarafinda zemini tas döseli bir meydan, dogu kisminda dört katli binalar, sarayin baska kisimlarinda da özel oturma daireleri, tahil sarap ve zeytinyag depolari, atölyeler koridor ve iç avlularla birlestirilmistir. Dini fresklerle kapli duvarlarla en canalici sanat eserleridir. Ilk zamanlar bir resim yazisi olan Girit yazisi I.Ö. 16. yüzyildan itibaren fonetik bir yazi (hece yazisi-A yazisi) haline gelmistir. Ençok saraylarda kullanildigi anlasilan bu yaziyi okumak henüz mümkün olmamakla birlikte Anadolu dilleriyle akraba oldugu ve Girit B yazisi ile yazili metinler gibi idari ve ekonomik nitelikte oldugu ileri sürülmektedir. Yunanistan'daki yazili belgelerin Girit'tekilerden iki yüzyil daha geç oldugu görülmektedir. Girit'lilerde Yunalilarin tersine tanri heykelleri bulunmamasi basli basina bir tapinak mimarliginin ortaya çikmasina engel omustur.Girit dininde tanriçalarin ön safta yer almalarina uygun olarak din törenlerinde kadinlar büyük rol oynamaktadirlar. Törenler esnasinda müzikle danslar yapilmakta tanrilara çesitli hayvanlar kurban edilmekte, çiçekler meyvalar içkiler ve çesitli esyalar sunulmaktadir. Tapinmada rol oynayan kutsal gereçler ve kült sembolleri arasinda çift yüzlü baltalar önemli bir yer tutmaktadir. Bakirdan, tunçtan, hatta altindan yapilmis baltalara magaralarda ya da büyük evlerde rastlanmistir. Balta resimlerini freskler, vazolar ve mühürlerden baska saraylarin duvarlari üzerinde de görülmektedir. Anadolu'nun tersine belirli bir tanri ile ilgili olmayan bu baltalar törenlerde sigirlari kurban etmek için kullanilmaktadir. Hatta bu çift yüzlü baltalar Karya'da oldugu gibi Girit'te de "labris" adini tasimis, bundan ötürü Yunan mitosunda Knossos sarayinda bulundugu bildirilen "labrintos"la bu baltalarin saklandigi yerin kastedilmis oldugu sanilmaktadir. Hellen Uygarligi Hellenlerin atalari olan Akalar M.Ö. 1600-1200 yillarinda bugün Myken adini verilen uygarligi yaratarak Yunan yarimadasinda, Orta ve Dogu Akdeniz çevrelerinde yogun ticaret ve kültürel etkinlik göstermislerdir. Bu sayede Mezopotamya uygarliklariyla koloniler araciligiyla komsu olup uygarliklarinin etkisini oralara ulastirmislardir. Ege göçleri yüzünden son bulan bu uygarligin ardindan Hellenler 400 yil boyunca ilkel bir yasam sürmüslerdir. Bu dönemde yasayan belli basli toplumlardan Dorlar Rodos ve Bati Anadolu’nun güneyinde, Ionlar Sakiz, Sisam ve Bati Anadolu’nun ortalarinda, Aioller Midilli ve Bati Anadolu’nun kuzeyinde yerlesmislerdir. Ilk koloniler M.Ö. 1050-1000 yillari arasinda kurulmustur. Eski Ion Evresi: (M.Ö. 1050-750) Tarim, balikçilik ve sarap üretimi gibi ekonomik etkinliklerin oldugu bu dönemde henüz uluslararasi ticaret gelismemistir. Evlerin tek odadan olusmasi ve seramik ürünlerde hala Attika geleneginin egemen olmasi önemli özelliklerdendir. Homeros Dönemi: (M.Ö.750-700) Sisam, Miletos, Ephesos, Erythrai, Smyrna gibi kentlerin önem kazandigi dönemdir. Bati kültürünün ilk edebi eseri olan Ilyada bu döneme aittir. Mimaride ilerlemeler saglanmistir. Yazi bilinmesine karsin Ionya’da pek yaygin degildi. Durgunluk Dönemi: (M.Ö. 700-650) Anadolu 7. yy baslarinda Kimmerlerin saldirisina ugramistir. Bu zamanda ayrica Frigler ve Lidya Kralligi da Ionyalilarin gelismesini engellemislerdir. Döneme adini veren durgunlugun sebebi de iste bu baskidir. Erken Arkaik Dönem: (M.Ö. 650-600) Ion uygarliginin ilk parlak dönemi olarak sanat alaninda Oryantalizan Sanatin ortaya çikis zamanidir. En önemli atilimi Miletos’un önderliginde Misir’da, Dogu Akdeniz’de ve Karadeniz’de kurulan koloniler olusturmustur. Eski Izmir’de, Erythrai’de günisigina çikarilan Athena tapinaklarinin en parlak yapilari bu evrenin sonunda insa edilmislerdir. Ayrica, Izmirli Mimnermos, Ephesoslu Kallinos, Sardesli Alkman, Lesboslu Sappho ve Alkaios gibi büyük ozanlar bu dönemde yasamislardir. Iyon Uygarliginin Altin Çagi: (M.Ö. 600-545) Erken Arkaik dönemde baslayan atilimlar Bati Anadolu’yu bütün dünyanin o dönemdeki en ileri bölgesi haline getirmistir. M.Ö. 3000 yillarindan beri Misirlilarin ve Mezopotamyalilarin ellerinde bulunan dünya kültür liderligi bu dönemde Bati Anadolu’ya geçmistir. Doga filozoflari dinsel inanislardan siyrilmis olarak doga olaylarinin olus nedenlerini özgür bir düsünce yöntemi ile ele almis ve bugünkü bati uygarliginin temellerini atmislardir. Karyali Thales, Miletoslu Anaksimandros ve Anaksimenes, Sisamli Pythagoras, Kolophonlu Xenophanes, Ephesoslu Herakleitos, Koslu Hippokrates bu dönemin filozoflari arasindadir. Bati Anadolu Ion kentleri Perslerin eline geçince heykeltraslar, ressamlar ve filozoflar Atina’ya ve Italya’ya göçederler. Bu andan itibaren Iyonya’da baslayan özgür düsünce atilimi Yunanistan ve Italya’da devam eder. Pers Egemenligi Dönemi: (M.Ö. 545-333) Anadolu Pers Krali Cyrus’un M.Ö. 546 tarihinde Lidya Kralligini yikmasi ile Büyük Iskender’in M.Ö. 333 tarihinde Iskederun yakinlarindaki Issos’ta Dara’yi yenmesi arasinda kalan ikiyüzyili askin bir süre içinde Pers egemenligine sahne olmustur. Bu dönemde yerli beylikler (satraplar) tarafindan yönetilen Anadolu’da ilginç bir Greko-Pers stili gelistirilmistir. Baslica kültür odaklari arasinda Manyas Gölü kenarindaki Daskyleion ile Lidya’da ve Karya’da gelisen satrapliklari bulunur. Pers egemenligi sirasinda Likya’da Xanthos’da ve Lymira’da gelisen yüksek nitelikteki mimarlik ve heykeltraslik örnekleri özünde Hellenistik nitelikler bulunan eserlerdir. Anadolu’daki Geç Arkaik Hellen sanati Pers egemenligi altinda oldugu halde özgünlügünü koruyabilmistir. Hellenistik Çag: (M.Ö. 300-30) Iskender’in Hellespontus’u (Çanakkale Bogazi) geçtigi M.Ö. 334 yili, Hellen uygarligi ve bütün dünya için büyük önem tasiyan yeni bir dönemin baslangici olmustur. Roma Imparatoru Augustus (M.Ö. 27) ile son bulan bu tarihi dönemde Hellen uygarligi Asya ve Afrika’ya degin yayilmis, Dogu ve Bati arasinda bir kültür etkilesimi yaratilmistir. Dogu ruhunun Hellen uygarligi ile kaynasmasindan, dis görünümü ile Hellenli, ancak özüyle Dogulu bir dünya görüsü ortaya çikmistir. Iskender’e Misir’da Tanri Amon’un oglu olarak tapilmistir. Hellenistik dönem boyunca Anadolu iki degisik yönetime sahne olmustur. Aiolya’da ve Ionya’da egemen olan Bergama Krallari (M.Ö. 283-133) ve Bithynia Krallari da (M.Ö. 327-74) gerçek Hellen uygarliginin temsilcileri ve koruyuculari olmuslardir. Buna karsilik Pontus Krallari (M.Ö. 302-36), dogulu içerik tasiyan kültür politikasini yürütmüslerdir. Kommagene Krallari da bu ikinci tipin temsilcileridirler. Hellen dünyasi, Hellenistik dönem boyunca bir ekonomik atilim içinde olmuslar, Dogu dünyasi ile iliskiler sayesinde Iskenderiye, Rodos, Bergama ve Ephesos gibi baskentlerin önderliginde canli bir ticaret gelistirmislerdir. Zengin kütüphanesi ile Bergama bu dönemin büyük bilim ve egitim merkezi olmustur. Roma Çagi (M.Ö. 30 - M.S. 395) M.S. 1. ve 2. yüzyillarda Anadolu kentleri o dönem uygarliklarinin en zengin ve en önemli sanat merkezleri arasindaydi. Roma Çaginda da Anadolu-Hellen gelenegi kismen kesintisiz olarak devam etmistir. M.Ö. 59 yilinda Roma Konsülü olan ve 44 yilinda öldürülen Julius Caesar ile baslayan bu periyot imparatorluk niteligini daha sonraki imparatorlardan Augustus, Tiberius, Calligula ve Claudius ile kazanmistir. Temelleri Italya’da Etrüsk kültürüne dayanan Romalilar tarihsel çikislarini daha çok savasçi karakterleriyle bütünlestirerek bir Akdeniz Uygarligi’na ulasmislardir. Uygarlik olarak Anadolu’da Romalilarin gelisiyle orijinal Anadolu mimarisi yasarken yeni yapi teknikleri ve mühendislik yöntemeleriyle Roma karakteri de etkisini gösterir. Bu dönemde Anadolu kentleri, özellikle Bergama ve Ephesos, yeni bir kimlik kazanmis, sadece Bati Anadolu kiyilari degil tüm Anadolu bu zaman içinde yollar ve tapinaklarla donatilmistir. Antik Yunan Kenti Bati Anadolu ve Yunanistan’in genellikle daglik olusu sebebiyle buralarda yasayan halklar kendi kapali çevreleri içinde küçük devletler kurmuslar ve ancak sonralari siyasi birlikler olusturabilmislerdir. Basta kurulan bu küçük devletler çevresindeki bir sehir (polis) ve çevresinde yeralan köylerden olusurlardi. Bunda özellikle Klasik Yunan uygarliginin gelistigi alanlarin daglar ve vadilerle birbirinden izole edilmis bölümlerden meydana gelen cografi niteligi etkendir. Klasik dönemin baslangicindaki iki önemli kültürden Minos’ta (Girit) sehirde pahali, lüks saraylar ve evler yeralmistir. Diger kültür olan Miken’de bir tepe üzerinde surlarla çevrili kaleler ya da satolar polisin merkezi olmustur. En bastan beri hakim olan bu iki yaklasim sonralari kurulmus kentlerde de kendini göstermis ve kentin merkezinin agora mi yoksa akropol mu oldugu hep sorulan soru olmustur. Açiktir ki, ilki ticaretin geçerli oldugu ve halkin egemen oldugu bir toplumun, digeri ise bir derebeyinin egemenligini ve savasçiligi önplana alan bir toplumun ürünüdür. Antik Yunan kentinde belli basli yapilar vardir. Bu yapilar toplumun yasantisi için vazgeçilemez ögeler olduklari için hemen her kentte vardir. Ayrica Klasik dönemin temel mantigi olan herseyi standartlastirma ve ideal güzele ulasma çabasi yüzünden bu yapilar genellikle birbirlerine benzesir. Agora: Halka açik, ticari, resmi, adli ve dini islerin yapildigi, içinde stoalarin ve dükkanlarin yanisira tapinak ve sunaklarin da yeraldigi pazar yeri. Akropolis: Genelde sarp bir tepeye kurulan sehrin savunmasinda önem tasiyan iç kale. Akropolde saraylar, savunma amaçli yapilar ve tapinaklar yeralmistir. Stoa: En çok agoralarda bulunmakla birlikte, kimi tiyatro, tapinak ve gymnasiumlarda da yeralan, halkin günesten ve yagmurdan korunarak dinlenebilecegi bir yapidir. Genelde uzunlamasina yapilmis bir duvar, buna paralel bir veya birkaç sütun dizisi ve bunlari örten bir çatidan olusur. Bouleuterion: Antik Yunan’da kent meclisinin toplantilarinin yapildigi kapali binadir. Agoranin demokrasi olan iliskisinin sonucu olarak kent meclisinin toplanti yapisi da çogunlukla agoraya yakindir. Bouleuterion Ocak Tanriçasi Hestia’nin sunagini da içerir. Gymnasium: Antik Yunan’da gençlerin bedensel ve toplumsal egitim aldiklari, çogunlukla spor yapilan bina. Bir poliste agora kadar önemli bir etkendir. Gymnasium içinde yeralan palaestra spor çalismalarinin yapildigi bölümdür. Stadium: Açik havada yapilacak spor karsilasmalari için kullanilan, çevresinde seyirciler için oturma basamaklari bulunan oval sekilli yapidir. Tapinak: Yunan theogonisinde çok fazla sayida tanri olmasi ve daha önemlisi her kentin bir koruyucu tanrisinin bulunmasinin dogal bir sonucu olarak Yunan kentinde çok sayida ve görkemli tapinaklar bulunur. Seramik Klasik dönemin en tipik özelliklerinden birisi de seramik kaplara ve bunlarin süslemelerine tüm diger kültürlerde oldugundan daha fazla deger verilmesidir. Güzel bir kap Yunan insani için gündelik bir esyadan öte bir sanat eseridir. Seramik kaplarin belli basli dört kullanim alani vardir: 1. Çesitli kati ve sivi maddeleri (yag, su, sarap, tahil, v.b.) depolamak ve tasimak için kullanilan ve genellikle büyük boylu kaplar (amphora, hydria, pelike, stamnos gibi) 2. Içki içilirken kullanilan ve boyutlari ihtiyaca göre küçük ya da büyük olabilen kaplar (Krater, oinochoe, kylix, skyphos, lebes, kantharos, psykter gibi) 3. Çesitli kisisel esyalari (ör: takilar) veya kokulu yaglari koymak için kullanilan ve genellikle ufak ve kapakli olan kaplar (leukythos, alabastron, aryballos, askos, pyxis gibi) 4. Birtakim özel törenlerde kullanilan kaplar (Loutrophoros, leukythos ve lebes gamikos gibi) Kaplari bunca degerli kilan en büyük etken de süphesiz üzerlerindeki bezemelerdir. Tahta, kumas, deri benzeri malzemeler üzerine yapilan resimler günümüze ulasamamistir ve bugün Yunan resim sanati hakkinda sahip olunan bilginin çogu kaplarin süslemelerinden edinilenlerdir. Genellikle mitolojik sahnelerin islendigi bu süslemeler Yunan mitolojisi, resim sanati ve günlük yasami konusunda da detayli bilgiler vermektedir. Öyle ki, arkeologlar Klasik Arkeoloji dönemlerinden bazilarini bu süslemelere göre yapmislardir (ör: Protogeometrik, geometrik, orientalizan gibi). Bu dönemlerdeki süslemeler önce basit çizgiler, ardindan basit geometrik süslemeler, sonra çok daha özen ve emekle hazirlanmis geometrik bezemeler ve çogu zaman da stilize olmaktan öteye gidemeyen insan ve hayvan resimleri içerirler. Daha sonralari ise M.Ö. 6. ve 5. yüzyillarda ortaya çikip yayginlasan iki teknik Klasik Dönem boyunca en etkin bezeme teknikleri olmustur. Bunlardan ilki Siyah Figür Teknigi’dir. Bu teknikte resim açik kirmizi kil yüzeyi üzerine siyah gölge olarak yapilmis ve detaylar kazima çizgileri ile saglanmistir. Dogal olarak bu kazima süslemeye sert bir hava katmaktadir. Yardimci renkler olarak koyu kirmizi ve beyaz da kullanilmistir. Siyah figür tekniginden en çok yüz yil sonra bulunan Kirmizi Figür Teknigi ise resmedilecek figürlerin kilin renginde birakilmasi ve figürlerin disindaki alanin siyah boyanmasi esasina dayanir. Ardindan, detaylar kirmizi figürün içine siyah firça ile boyanmaktadir. Bu sekilde sert kazima izlerinin yerini daha yumusak, üstelik derinlik ve üçüncü boyut hissi veren çizgilere birakmistir. Ayrica, bu teknik visne kirmizisi, beyaz, altin sarisi gibi degisik renklerin kullanilmasina da izin vermistir. Heykel Klasik dönemin heykel sanatini incelemenin en zor yönlerinden biri ele geçen heykellerin sayisinin az olmasidir. Genellikle degerli malzeme ile yapilan bu heykeller sonraki dönemlerde malzemeleri için tahrip edilmislerdir. Bu durumda bilimadamlari ancak heykellerin sonradan yapilmis mermer kopyalarina bakarak heykel sanati hakkinda fikir edinmek zorunda kalmislardir. Heykel sanatinin bu derece önem kazanmasinin sebebi ise Yunanlilarin "Insan herseyin ölçüsüdür" sözüne inanmalari ve dolayisiyla tanrilarina insansi tasvir etmeleridir. Üstelik tanrilarin kusursuz olmasi gerektigi düsüncesi de heykellerin etkileyici olmasina yolaçmistir. Ayni mimaride oldugu gibi heykelde de daha erken dönemlerden itibaren standartlar olusturulmustur. Tüm insanlar heykellerde onbes-onalti yaslarinda genç delikanli, yetiskin bir insan oranlarinda yapilmis genç adam, sakalli ve kasli olgun erkek, zarif genç kadin ve sakin olgun kadin gruplarindan birinde gösterilmeye gayret edilmistir. Bu siniflandirma esasen arkaik dönemde geçerli olmustur. Arkaik dönem heykellerinin çogunda görünüm donuk ve serttir. Sonralari ise heykeltraslar bronz, fildisi, altin gibi daha kolay islenebilir malzemeler ve gelisen teknikler sayesinde her an canlanacakmiscasina basarili heykeller yapmaya baslamislardir. Zamanla heykellerin durusundan ve yüzlerinden duygu bile okunabilir hale gelmistir. Yine ayni mimaride oldugu gibi Klasik dönem heykelinde de oranti çok önem vermislerdir. Insan vücudundaki oranlar aritmetik olarak hesaplanmistir. Örnegin basi tüm gövde boyunun yedide biri, ayak avuç içinin üç kati, ayaktan dize kadar olan mesafe avuç içinin alti kati olmalidir. Mimari Her ne kadar Karanlik Çaglar diye adlandirilan dönemi de içeriyorsa da M.Ö. 1100 ile M.Ö. 700 yillari arasinda kalan zaman dilimi,Yunan sanatinda sonralari klasik sayilacak egilimlerin temellerinin atildigi zaman dilimidir. Yunanlilar mimaride kendilerine model olarak Mykenai kültürünün sütunlarla çevrilmis merkezi büyük bir odadan olusan basit megaron tipi yapisini almislardir. Ardindan birer doga yasasiymiscasina inanilan kurallari gelistirmislerdir. Bu kurallar da farkli kültürlerin ve ihtiyaçlarin etkisiyle birkaç gruba ayrilmis ve bunlara düzen adi verilmistir. Bu kurallarin en kesin uygulandigi yerler de süphesiz tapinaklar olmustur. Arkeoloji biliminde tapinaklar mimarilerine, özellikle de sütun basliklarinda görülen süslemelere göre siniflandirilmislardir. Tapinak yapisinda bu denli dikkat çeken ögenin sütunlar olmasinin sebebi görsel etkilerinden öte gerçekten de tapinagin disinda kalan en önemli ve büyük parça olan çatiyi tasiyor olmalari ve bu islevleriyle yatay olan zemin ve çati arasinda dikey bir geçis saglayarak tapinagi tamamlamalaridir. Sütunlar bir yapiya zerafet de katabilmektedir, güçlülük hissi de. Iste bu sebeple, Yunan tapinak mimarisinde siniflandirma sütun basliklarina göre yapilmistir. Düzenler sütun baslarinda kullanim olarak ortaya çikmissa da bir bütün olarak binalarin tamamini içeren sanatsal ögelerdir. Bunlar ortaya çikis siralarina göre zaman içinde ilk örneklerini Yunan Anakarasinda gördügümüz en sade düzen olan Dorik Düzen, kaynagini Anadolu’dan alan (Ephesos Artemission’u) Ionik Düzen ve geç dönemlerde sanatsal yönden daha süslü özelligi olan Korinth Düzen’leridir. Bu ana düzenlerin disinda Aeolik, Toskanik, ve birçok unsurun beraber kullanildigi Kompozit düzenler de kullanilmistir. Sütun basliklarina güre yapilan siniflandirmanin yanisira bir diger siniflandirma da sütunlarin dizilislerine ve içindeki odalarin sayi ve sekline göre yapilandir. Genel olarak tapinak ortada tanri heykelinin yeraldigi naos (sella) adli dikdörtgen oda, bazen bu büyük odanin önünde ya da arkasinda yeralan daha küçük odalar ve bu odalari çevreleyen sütun dizilerinden olusmaktadir. Sütun dizileri yalnizca bir cephede, karsilikli iki cephe boyunca, bir dörtgen olusturacak sekilde veya içiçe iki dörtgen seklinde olabilir. Bu siniflandirmada karsilasilan bazi türler sunlardir: Peripteros (Sellanin bir dizi sütunla çevrili olmasi), Dipteros (sella duvarinin disinin iki sira sütunla çevrili olmasi), Pseudodipteros (Sella duvarlari ile sütunlar arasinda ikinci bir sütun sirasi girecek sekilde yapilan tapinak). Sik rastlanmasa da yuvarlak düzenin uygulandigi da olmustur. Edebiyat Yunan Arkaik Çaginda, çok eski çaglardan beri söylenegelen destanlar düzenlenmis ve bunlara son sekilleri verilmistir. Bu destanlarin en önemlileri M.Ö 8. yy’nin son yarisina ait olan ve Homeros adli gerçekten yasadigindan emin olunmayan bir saire maledilen "Ilyada" ve "Odissea" ile bazi destanlarin Homeros tarzinda islenmesiyle olusan, aristokrat saraylarinda ve dini halk bayramlarinda okunan "Kiklos Destanlari"dir. Bu destanlar, bayramin adanmis oldugu tanriyi öven ve proimion adi verilen bir giris bölümü içerir. Bu dönemin edebiyata getirdigi en büyük yenilik, bu yüzyillarin belirleyici özelliklerinden olan bireyselligin sonucu olarak, kisisel duygulara dayanan lirizm akiminin ortaya çikmasidir. Lirizmin ilk örneklerini M.Ö.700 yillarinda yasamis olan Boiotia’li Hesiodos vermistir. Bu sair destan tarzindaki "Erga kai Hemerai" (Isler ve Günler) adli eserinde kendi basindan geçen olaylari anlatir, "Teogonia" adli eserinde ise Yunan tanrilarinin kökenlerine iliskin görüslerini belirtir. M.Ö.7. yy’nin ortalarinda karsimiza çikan Paros’lu Arhilohos, siirlerinde halka hitabeden daha sade bir tarz kullanmis, insanlarin kaderi üzerinde durmus, kisiliginin özelliklerini ve hayata karsi olan duygularini açiga vurmaktan kaçinmamistir. Destanlarda kullanilan "Hexametron" ile daha kisa olan "Pentametron" vezinlerini kullanarak yazdigi "Elegia"lar ve birbirini izleyen kisa ve uzun hecelerden meydana gelen "Iombos"’larda gösterdigi ustalik daha sonralari lirik siirlerin yaraticisi sayilmasina neden olmustur. Daha sonralari lirik edebiyat alaninda ortaya çikan sairlerin hiçbiri Arhilohos’un seviyesine ulasamamistir. Bu sairler arasinda kadinlara karsi hicviyeler yazan Amorgoslu Semonides ve Tiran’lari elestiren, hicviyeler yazan Hipponaks gösterilebilir. Sairlerin bu gündelik hayata ait olaylari anlatirken kullandiklari halk dili Iombos vezniyle çok iyi uyusmaktadir. Siirlerinde genellikle tiranlara olan kininden ve hayatin zevklerinden bahseden Alkaios ile Yunan dünyasinin en önemli kadin sairi olan ve Platon tarafindan Musa’larin onuncusu olarak tanimlanan Sappho, M.Ö. 6.yy.’da Lesbos(Midilli) adasinda yasamislardir. Sappho siirlerinde yönettigi kizlar okulundaki kizlara duydugu asiri sevgiyi basariyla anlatmistir. Tiran saraylarinda sarabi va aski öven Teos’lu Anakreon, isledigi hafif konularla lirizmin derinlik ve ciddiligini kaybetmesine neden olmustur. Bu yüzyilin sairlerinden Ephesos’lu Kallinos vatan için ölmenin en büyük onur oldugunu ileri sürerek gençleri Kimmer’lere karsi savasmaya çagirmis, Spartali komutan Tirtaios, savas marslari besteliyerek yurttaslarini savasa tesvik etmistir. Lirizmden ayri olarak meydana gelmis olan bu ulusal ve siyasal siir türünün temsilcileri arasinda, Teognis ve Atinali Solon da reformist düsünceleriyle yerlerini alirlar. Arkaik çagin edebiyata getirdigi en önemli gelismelerden biri de Tragedya’dir. Dini duygularin bir göstergesi olarak gelisen dans ve lirik koro sarkilari, Attika’da ilkbaharda Dionysos onuruna yapilan törenlerde özel bir sekil olarak tragedyanin temellerini atmistir.Bu törenlerde köylüler "Satir" (teke-adam) kiliklarina girerek agitlar okur ve alaylar tertiplerlerdi. Baska tanrilarin kültlerinde de bulunan ve "Dromera" adini tasiyan bu temsiller basta kaba ve ilkeldi. M.Ö. 534 yilinda tiran Peisistratos tarafindan Atina’da düzenletilen Dionysos senliklerinde keçi maskeli kisilerin okuduklari sarkilari manzum olarak iambos vezninde cevaplarindan, Hipokrites (cevap verici) denilen bir aktör ortaya çikmistir. Karakterler arasinda konusma olmasini ve dolayisiyla belli bir olayin temsilini saglayan bu türün mucidininin Ikaryali Tespis oldugu söylenmektedir. Atina’da çok tutulan Tragedya nin kelime kökü, Yunanca "teke" anlamina gelen Tragos ve manzum sarki anlamina gelen Aoide kelimelerinin birlesmesi sonucu olusan Tragoidia kelimesidir. Yunan edebiyatinin klasik çaginda filozoflarin eserleri ve nutuklari sayesinde düzyazi büyük gelisme göstermis, siir alaninda Ksenofanes’i örnek alan Parmenides ve Empedokles’in eserleri destan seklinde yaziya dökülmüstür. Simonides, Bakhilides, Korinna ve Tebai’li Pindaros bu çagda lirik agitlarin en güzel örneklerini vermislerdir. Bu sairlerden en bilineni olan Pindaros Panhelenik yarismalarda kazanan atletler onuruna yazdigi siirlerinde Olimpos tanrilarinin yüceligini ve Yunan geleneklerinin kutsalligini anlatmistir. M.Ö. 5.yy’nin Yunan edebiyatina kazandirdigi en önemli eserler kuskusuz Aishilos, Sofokles ve Euripides’in tragedyalaridir. M.Ö. 6.yy’nin sonlarina dogru tragedya, Hoirilos ve mitolojinin yanisira tarih konusunu da isleyen Frinihos’un piyesleriyle büyük ilerleme kaydetmisti. Frinihos "Foinissai"(Fenikeli kadinlar) adli draminda Salamis deniz zaferini büyük basariyla anlatmis, halkin çok etkilenmesi sonucu yasaklanan "Miletos’un zapti" adli oyununda ise bu sehrin Persler tarafindan ele geçirilisini sahneye koymustu. Tragedyaya esas seklini veren ise Aishilos olmustur. Aishilos konusunu mitolojiden alan piyesler yazmistir. Aishilos’un mitolojik konuya sahip olmayan tek piyesi bizzat katildigi 2. Pers Seferini konu alan ve çok önemli bir tarihi belge olarak kabul edilen "Persler"dir. Tüm hayatini Atina’da geçiren Sophokles tragedyaya üçüncü bir aktör katmis ve mitologyaya dayanan piyeslerinde tanrilar ve kahramanlarin gerisinde insanlari da basariyla karakterize etmistir. Yazdigi 111 piyesten yedi tanesi günümüze kadar ulasmistir. Yazdigi yetmisbes piyesten ondokuz tanesi günümüze olusan Euripides, yalniz sanat için yazan ve yasayan bir düsünürdür. Tragedyada gelenek oldugu üzere konularini mitolojiden alan bu yazar Aishilos’un kahraman, Sophokles’in ideal insan tiplemeleri yerine tanri veya kahraman maskesi altinda çaginin insanlarini incelemistir. Zamaninda begenilmiyen yazar Aristo tarafindan en iyi dram yazari olarak tanimlanmistir. Dionysos törenlerinden dogan bir baska tür de komedyadir. Sirakusa’da Gelon ve Hierro zamaninda Istanköylü Epiharmos’un kaleme aldigi komedyalarda, Sirakusa’da özgürlük olmadigi için bazi mitoslari gülünç bir sekile sokarak sahneledikleri bilinmektedir. Komedya asil gelisimini Atina’da geçirmistir. Resmi nitelikte olan Dionisos senlikleri kapsamindaki yarismalara, ilk kez M.Ö.5.yy’nin baslarinda, komik korolar da alinmisti. Kratinos ve Eupolis gibi komedya yazarlari konularini tragedya yazarlarinin tersine piyes konularini günlük hayattan alir, genelde parti mücadelelerini, basta bulunan devlet adamlarini ve sosyal hayati elestirirlerdi. Hatta elestirileri yüzünden Kratinos’un eserlerinden bazilari sansüre maruz kalmisti. Komedyanin en önemli yazari Aristophanes’tir. Kirkdört piyesinden onbiri günümüze ulasmistir. Tragedya ve komedya dini bir tören sayildigindan aktörler, Dionisos kültüyle ilgili maskeler tasirdi. Dublör kullanilmaz, seyirciler yarim daire seklinde kerevetler veya tahta setler üzerine otururlardi. Dionisos tiyatrosu denen bu tiyatrolar ancak M.Ö. 4.yy’de, yani tragedya’nin en parlak çagi bittikten sonra tas yapit haline gelmistir. Bu çagdan sonra tragedya ve komedya gerileme gösterirken, retorik ve felsefe yazilari belirli bir ilerleme göstermistir. Retorik yani sade ama etkileyici konusma sanati sofist olan Trasimahos, Gorgias ve onun ögrencisi Isokrates tarafindan gelistirilmistir. Ayni çagda nutuklariyla ün kazanan hatipler arasinda Lisias, Aishines, Hipperides ve Demostenes gösterilebilir. Eski çagin en büyük hatiplerinden olan Demostenes’in yurtsever duygular ve patetik sözlerle yüklü nutuklari hem eski zamanlarin hem de günümüzün siyaset adamlarini etkilemistir. Felsefe Felsefe M.Ö.6.yy’nin ilk yarisinda o zamanki dünya görüsünün insanlari tatmin etmemesinden dogmustur. Yeni uygarliklarin kesfi bir takim sorunlar ortaya koymus, insanlari bu sorunlarin üzerine egilmeye sevk etmistir. Bu yüzyillarda Iyonya’nin aydin çevrelerinde kipirdanmaya baslayan düsünce hareketleri dinin ve taassubun zincirlerini kirmis dünyada olup biten seyleri doga üstü güçlerle degil tabiata egemen kanunlarla açiklama egilimi bas göstermistir. Bu dönemlerde basli basina sahsiyetler çikmis ve bu kisiler eski geleneklere karsi çikarak dünyanin menseini kavramak ve onu meydana getiren elemanlari saptamak için ugrasmislardir. Bunlara Iyonya tabiat filozoflari adi verilmektedir. Thales, bu dünyayi ve herseyi meydana getiren seyin su oldugunu iddia eder. Anaksimandros havayi sudan önemli görür. Kselofannes de bu dönemin önemli felsefe adamlarindandir. Iyonya tabiat filozoflarinin vardiklari birbiriyle çelisen çesitli sonuçlara ragmen bilime yaptiklari en büyük hizmet bu sorunlari ilk kez ortaya atmalari ve bilimi pratik amaçlar için kullanilan bir araç degil, sirf gerçege ulasmak için teorik nitelikte bir arastirma olarak kabullenmeleridir ki bu görüs bugünkü bilim görüsüne tamamen uygundur. M.Ö. 5. yy.’nin (Birinci Klasik Çag) ilk yarisinda yetisen düsünürlerin büyük kismi ya Atinali ya da Atina’da yerlesmis yabancilardir. Anadolu’da ise tabiat felsefesini sürdüren bazi filozoflar yasiyordu. Fakat bunlar birbirleriyle çelisen teoriler ileri sürdüklerinden, bu teoriler genis çevrelere ulasamamis, tüm Yunan adasina yayilamamistir. Bu dönem önemli filozoflari arasinda Ephesoslu Herakleitos tabiatta hiçbir seyin oldugu gibi kalmayip, nesnelerin sürekli "logos" (akil) olarak gösterdigi ve atesle bir saydigi kanuna göre degistigini ileri sürmüstür. Eleiali Parmenides de dünya hakkindaki görüsünü akil ve mantiga dayamak suretiyle kurmak istediginden Yunan felsefe tarihinin ilk rasyonalist filosofu olarak bilinmektedir. M.Ö. 480 yilindan sonra kültür hayatinda bir hayli gelisme olan Sicilya’da yetismis Empedokles, Perikles zamaninda Atina’da felsefe sistemini açiklamaya baslamis olan Klazomenaili Anaksagoros, Abderali Demokritos ve Sokrates bu dönemin en ünlü yazarlaridir. Demokritos düalist düsüncelerin tersine dünyadaki seylerin sayilari sonsuz, bölünmeleri imkansiz, son derece küçük, renksiz ve sade olan zerrelerden yani "atom"’lardan meydana geldigini savunmustur. Demokritos tam anlamiyla materyalist felsefe sistemi ortaya koymustur. Sokrates (M.Ö 470/69-399) insanlari kendi kendilerine ögrenmeye sevk ederek yurttaslarinin ahlaken daha iyi olmalarini, sosyete ve devlet içinde daha faydali elemanlar olarak çalismalarini istiyordu. Kendisi sofizm dalinda oldugu kadar felsefede de döneminin en önemli sahsiyetleri arasina girmistir. Yetistirdigi ögrenciler Yunan tarihinin 2. Klasik çaginda felsefe alaninda büyük gelismeler yapmislar ve onun düsüncelerini uzun süre yasatmislardir. Sokrates’te eskiyi yikmak isteyen devrimci bir taraf da vardi. Bu yönü sebebiyle agir elestirilere ugramis, sonunda Anitas adinda bir Atinali’nin onu devlet tanrilarini inkar etmek ve gençligi zehirlemekle suçlamasi üzerine mahkemeye verilerek idama mahkum olmus ve zehir içerek intihar etmistir. M.Ö. 5 yy’da zamanimiza kadar bilim dünyasini mesgul eden problemler ele alinmaya baslanmis, bunlara çözümler üretilmek üzere çalisilmistir. Ikinci klasik çagda (M.Ö 4.yy) bir taraftan Demokritos’un atom teorisi gelistirilmekte diger taraftan Sokrates’in felsefi düsünceleri ögrencileri tarafindan ilerletilmektedir. Bu ögrenciler arasinda Atina’da Kinosarges gimnasyonunda bir ekol kuran Antistanes gösterilebilir. Antistenes’e göre dünya hazlari ve kültür elemanlari insanlar için zararliydi. Bunun için insanlar alçak gönüllü olmali, gayet sade ve hatta ilkel bir yasam sürdürmeliydi. Yalniz kendi ihtiraslarina egemen olan kisi özgür olabilirdi. Antistenes’in görüslerini Sinoplu Diogenes daha da gelistirmistir. Ayni sorunu Sokrates’in baska bir ögrencisi Kireneli Aristippos da ele almistir. Aristippos’un en önemli ögrensisi Hellenizm çaginda faaliyette bulunmus olan Epikuros’tur. Yalniz Sokrates’in ögrencilerinin degil, tüm Yunan filozoflarinin en büyügü Atinali zengin bir aileye mensup olan Platon (427-348/47)’dur.Yunan felsefesi Platon (Eflatun) ile en yüksek seviyesine ulasmistir. "Faidon", "Apologia", "Simpasion", "Politeia" (Devlet) ve "Nomai" (Kanunlar) en önemli eserleridir. Eflatun felsefesinin özünü idealar teorisi ve insan ruhunun ölümsüzlügü teskil eder. Içinde oldugumuz sürekli akis halinde olan nesneler dünyasinin ötesinde Eflatun’un reel varliklar olarak kabullendigi "idealar dünyasi" yani tümel anlamlarin meydana getirdigi sonsuz bir dünya vardir. Gerçek sandigimiz nesneler bu idealarin yasadigimiz dünyaya yansimalarindan baska birsey degildir, bunlar idealarin gölgelerinden ibarettir. Platon’un en ünlü ögrencisi Aristo’dur. Aristo (384-322) genç yaslarda Platon tarzinda yazdigi dialoglarla ün kazanmistir. Hocasinin "idealar" teorisinin mistik kisimlarini incelemis ve ayni zaman da siyaset bilimi ile ugrasmistir. Makedonya krali Filip 2’nin oglu Iskender’in ögretimiyle ugrasmis ve onun Yunan kültürüyle yakindan ilskiye girmesini saglamistir. Aristo bilimleri dört kisima ayirmistir: Mantik, metafizik, tabiat tarihi ve ahlak. Son iki gruba dair yazdigi eserler çok önemlidir. Tabiat bilimi olarak fizik, astronomi, psikoloji, zooloji, botanik ve jeoloji’yi kastetmis ve bütün bu alanlarda yaptigi çalismalarinda zengin etüd kolleksiyonlari toplamakla bilimsel çalismalarin tam anlamiyla kurucusu olmustur. Siyaset bilimi alaninda da uzun incelemeler sonucu "Politikai" adli bir eser yazmis, bu eserinde tarihte karsilastigi monarsi, aristokrasi ve demorasi olmak üzere üç devlet sistemiyle mesgul olmustur. Bu kitabi, Yunanistan’in yüzyillar boyu siyasal durumu hakkinda etrafli bilgiler verdigi için tarihçiler tarafindan çok önemsenmis ve kullanilmistir. Aristo’dan sonra daha önceki filozoflarin yerini tutabilecek genis görüslü bir kimse yetismemis, Hellenizm çaginda ise tek tek bilim alanlarinda ugrasan bilginler ortaya çikmistir. Mitoloji: Eski Yunanlilar dogadaki herseyi tanri olarak görmüsler, etraflarinda olan her olayi bir tanriyla bagdastirmislardir. Insan seklinde olmalarina ragmen ölümsüz ve insanlardan çok daha güçlü olan bu tanrilar Yunan mitolojisiin temelini olustururlar. Asirlar boyunca anlatilagelen ve "mythos" denilen hikayelerden olusan Yunan mitolojisinin ana konulari dünyanin, tanrilarin ve insanlarin olusumu, tanrilarin kendi aralarindaki veya insanlarla olan iliskileri ve Troya Savasi gibi gerçek olaylardir. Bu gibi gerçek olaylara, agizdan agiza anlatilirlarken çesitli hayal ürünü hikayeler eklenmesi sonucu olusan efsaneler ayni zamanda tarihsel deger de tasirlar. Yunan mitolojisine göre baslangiçta, yani dünya olusmadan önce Khaos (sonsuz bosluk) vardi. Sonra Khaos’tan Gaia, yani toprak ve daha da sonra çekici gücün sembolü Eros çikti. Eros’un sayesinde Khaos ve Gaia’dan Erebos (yeralti karanligi) ve Nyks (gece), onlardan ise Arther (gögün üst tabakalarinin isigi) ve Hemere (gündüz) dogdu. Daha sonra Uranos (gök) ve Pontos’u (deniz) dünyaya getiren Gaia Uranos’la birleserek erkek ve disi titanlari, tek gözlü devler olan Kyklop’lari ve Hekatonkheires adli yüz kollu devleri dogurdu. En son dogan erkek titan olan Kronos babasini yenerek tüm evrenin krali oldu. Kralligini kaybetmemek için kendisi gibi titan olan karisi Rhea’dan dogan çocuklarini yiyen Kronos , kendisinden kaçirilan oglu Zeus tarafindan yenilince mitolojide tanrilar devri basladi. ZEUS: Gök tanrisi olan Zeus annesi Rhea’nin yardimiyla babasi Kronos’u tahtindan indirerek Olympos’a yerlesmistir. Insanlari ve tanrilari tiranlar ve devlere karsi korumus ve onlara hükmetmistir. Sik sik hayvan kiligina girip kadinlari bastan çikarir. Birçok sifati ve simgesi vardir. HERA: Analigin yüceligi ve evliligi simgeler. Kronos ve Rhea’nin kizi olan Hera kardesi Zeus’la evlidir. Çogunlukla kinci, kiskanç ve hirçin bir tanriça olmasiyla taninir. ATHENA: Evleri ve kentleri korur. Babasi Zeus’un kafasindan, tepeden tirnaga silahli olarak dogmustur. Aklin ve zekanin gücünü simgeler. Genellikle silahli olarak canlandirilir. APOLLON: Günes tanrisi olan Apollon, Zeus ve Leto’nun ogludur. Ayni zamanda müzik ve siir tanrisidir. Tanrilarin en yakisiklisidir. ARTEMIS: Av tanriçasi olan Artemis, Apollon’un kiz kardesidir. El degmemisligi simgeler. Ok ve yay tasir, bir disi geyik ve köpeklerle dolasir. Simgesi hilaldir. HERMES: Zeus ile Maia’nin oglu olan Hermes yollari ve onlarin üzerinde seyreden habercileri gezginleri, saticilari ve gerektiginde de hirsizlari korur. Becerikli ve kurnaz bir tanridir. HEPHAISTOS: Ates tanrisidir. Demircilik ve madencilik ustasidir. Hera’nin ogludur. Aphrodite ile evlenmistir. Iki ayagida topal olan Hephaistos yer altinda tanrilara silah yapar. ARES: Savas tanrisidir. Acimasiz ve kavgaci bir tanri oldugu için kimse tarafindan sevilmez. APHRODITE: Ask tanriçasidir. Hephaistos’un sadik olmayan esidir. Anadolu’da büyük saygi görmüs adina kentler ve tapinaklar yapilmistir. · DEMETER: Bereket ve ekili topraklar tanriçasi, Kronos ve Rhea’nin kizidir. POSEIDON: Denizler tanrisidir. Denizciler iyi bir yolculuk için Poseidon’a yakarirlardi. Zeus’un erkek kardesidir. HADES: Ölüler dünyasinin ve yeraltinin tanrisidir. Kendisini görünmez yapan bir basligi vardir. ASKLEPIOS: Asklepios saglik ve hekimlik tanrisidir. Yaygin kaniya göre Apollon ve nymphe (su perisi) Koronis’in ogludur.Genelde elinde yilanli bir asa ile betimlenir. Zeus tarafindan öldürülmüstür. DIONYSOS: Sarap, sarhosluk ve bagcilik tanrisi olan Dionysos, Zeus ve Semele’nin ogludur.Simgesi çam ve sarmasiktir. Genellikle elinde kantharos adi verilen testiyle canlandirilir. HESTIA: Ocak tanriçasi, evli kadin ve yeni dogmus çocuklarin koruyucusu Hestia, Kronos ve Rhea’nin bakire kizidir. Onuruna her sitenin prytaneionunda sürekli olarak kutsal ates yakilirdi. THYKE: Iyi ve kötü talih tanriçasi. Çogunlukla taç ve elinde bereket boynuzuyla betimlenir. NEMESIS: Nyks’in kizidir. Tanrisal öcü simgeler. Zeus’tan kurtulmak için kaza dönüsmüstür, fakat Zeus da bir kaza dönüserek Helene ve Dioskurlari dogurmasina sebep olmustur. HYGIEIA: Saglik tanriçasidir. Asklepios’la iliskilendirilir. Hayvani yilandir. HYPNOS: Uyku tanrisidir. Erebos ve Nyks’in ogludur. Ogullari Morpheos, Icelos ve Phantasos düsleri yaratir. Yasadigi magaradan unutkanlik ve kayitsizlik irmagi Lethe’nin sulari geçer. HYMENAIOS: Evlilik tanrisidir. Genellikle Apollon ve Kalliope’nin oglu oldugu kabul edilir. EROS: Askin ve üremenin tanrisidir. Önceleri genç olarak betimlenen Eros daha sonra Hellenistik dönemde kalpleri ok ile yaralayan kanatli bir çocuk olarak betimlenmeye baslanmistir. PAN: Kirlar, çobanlar ve ormanlarin tanrisidir. Keçi ayakli, sakalli ve boynuzludur. Zevk düskünü bir tanridir. Syrinks (pan flüt) çalar, tepelerde dolasir ve sürüleri korurdu.
|