|
Çok kimlikli Avrupa kavrami Anadolu'yu Avrupa uygarliginin ilk basamagi sayarak Avrupa tanimi içine yeniden aliyor. Hatta, bu anlamda, 'en eski Avurapa' taniminin, Anadolu yarimadasi ile sinirli oldugu söylenebilir. Türkiye ile Avrupa arasindaki iliski ya da Türkiye'nin Avrupa cografyasi içindeki konumu tartisilirken genel olarak ele alinan konular siyaset, ekonomi ya da sosyolojiye dayanir.
Her ne kadar bazen bu iliskinin tarihsel boyutu da süregelen tartismalara eklenmekteyse de, bu daha çok yakinçag içindeki siyasi gelismeler ile sinirlidir Bati dünyasi olarak tanimladigimiz Avrupa'nin Dogu'ya, Osmanli ya da Türk toplumuna bakisinda, bu bakis açisini yönlendiren düsünce sistemi genellikle gözardi edilir. Bati düsünce sisteminin yüzyillarin birikimini yansitan bir olusum süreci vardir. Bu süreçte arkeoloji yadsinamaz bir yere sahiptir ve gerek Avrupa düsünce sisteminin nasil olustugunu gerekse bu süreçte Avrupa'nin Dogu'ya bakis açisini anlamak için, arkeolojinin tarihine bakmakta yarar vardir. Bu, bir anlamda düsünce sisteminin arkeolojisi ya da arkeolojinin politika içindeki yeri olarak da yorumlanabilir. Arkeolojide Politika-Politikada Arkeoloji Bilimsel bir ugrasi olmasina karsin arkeoloji, toplum ile iç içe oldugundan çogu kez yanlis olarak algilanir. Arkeolojinin topluma yansiyan yönü, geçmisten günümüze kadar gelen güzel, ilginç, degerli ya da görkemli eserlerin toplanmasidir. Toplum, arkeologlari bilim insani olarak degil, gizemli geçmisten haber vermesini bilen kisiler; arkeolojik nesneleri de çalinabilecek piyasa mallari ya da turizmi canlandirma potansiyeli olan ekonomik girdi olarak görür. Kuskusuz bunlarin, toplum arkeoloji iliskileri içinde, belli bir yere kadar dogruluk payi vardir. Arkeoloji ile antika, degerli eser, koleksiyon gibi kavramlarin özdeslestirilmesi bu bilim alaninin topluma yanlis olarak yansitilmasindan kaynaklanir; "degerli eser" arkeolojinin amaci degil ortaya çikan bir yan üründür. Gerçekte arkeoloji, Bati-Avrupa düsünce sisteminin gelismesinde önemli bir etkendir; geçmise farkli bir bakis açisi ile bakmaktir ve yeni bir düsünce sistemidir. Arkeoloji bize, Osmanli Imparatorlugu'na, 19. yüzyil içinde, Batililasma paketinin bir parçasi olarak gelir. Ancak bu aktarimda arkeolojinin "eseri-nesneleri" ön plana çikartan yönü agirlik kazanir, düsünsel boyutu arka plana itilir. Avrupalilarin kendi düsünce sistemlerini olustururken Osmanli topraklarindan geçmis dönemlere ait eserleri toplayip götürmeleri, bunlari o dönemin görkemli devlet müzelerinde sergilemeleri, Osmanli aydinlarinin arkeolojiyi, degerli ve güzel eserler ile özdeslestirmelerine neden olur. Avrupa'da ilk baslarda "ilginç" nesnelerin sergilenmesi ile baslayan ugrasi, giderek bu nesneleri toplama aliskanligini arttirir ve bu durum onlari giderek "degerli" hale getirir. Eski eserlerin degerli nesneler olarak görülmesi bunlarin koleksiyon halinde toplanmasini özendirir ve giderek bu tür koleksiyonlara sahip olmak yeni olusan düsünce sisteminin göstergesi haline gelerek ayricalik kazanmis ve prestij müzelerine dönüsmüstür. 17. yüzyildan itibaren Bati, Avrupa sistemi içine "büyük", "çagdas" devlet olmanin göstergeleri arasina görkemli müze yapilari ve koleksiyonlar girer. Batililasma süreci içinde, yasadigi parasal güçlüklere karsin Osmanli Imparatorlugu'nun anitsal sayilabilecek boyutta bir müze yapisi kurmasini, Avrupa devlet göstergelerine uyma çabasi olarak düsünebiliriz. 1891'de Arkeoloji Müzesi kurulmadan önce buluntular Çinili Kösk'te toplaniyordu. Arkeolojinin Tarihine Farkli Bir Bakis Arkeolojinin tarihini çok farkli açilardan ele alabiliriz; bunlarin en basiti hangi bilim insaninin nerede, ne zaman kazi yaptigi, sanat tarihi kitaplarina yansiyan hangi eseri buldugunu listeleyen anlatimdir. Bu anlatim Yakindogu, Orta Amerika, Orta Asya gibi yakin zamanlara kadar seyahat etmenin bin bir güçlüklerle dolu oldugu bölgelerde gezen ilk Avrupali arastiricilarin karsilastiklari zorluklari, yerel topluluklarla, yönetimlerle yasadiklari olaylari ön plana çikartan bir anlatimdir. Bu, kisaca degindigimiz gibi arkeolojiyi göze güzel gelen, maddi degeri olan eserlerle özlestiren, arkeologu da zorluklar içinde gizemli bir dünyada dolasan maceraperest biri olarak gören yaklasimi yansitir. Diger bir anlatim ise; arkeolojiyi düsünce sistemi olarak ele alan ve çagdas devlet kurgusu içindeki yerini tanimlayan bir anlatimdir. Bu nedenle ilk olarak arkeolojinin Bati düsünce sisteminin olusmasindaki yeri üzerinde durmak gerekir. Düsünce Sistemine Zaman Boyutu Kazandirmak Geleneksel bakis açisinda "geçmis" zaman derinligi olmayan sig ve duragandir, yaratilmistir ve yaratildiktan sonra da degismemistir. Dolayisi ile inanilandir ve kanitlanmasi gerekmez. Ortaçag'in içlerine kadar, Avrupa da dahil olmak üzere dünyada yasayan bütün topluluklar, ister asiret, ister devlet, ister imparatorluk düzeyinde olsun geçmise bu sekilde bakmislardir. Avrupa'da, Rönesans olarak tanimlanan Aydinlanma ile birlikte geçmise duyulan ilgi, kanitlanmasi gerekli olan bir tarih kavramini beraberinde getirir. Ilk baslarda bu Ortaçag'in karanlik döneminden önce var oldugu bilinen Hellenistik, Roma kültürlerinin görkemini ya da dini kitaplarda geçen yer ve olaylarin kanitlarini arama seklinde baslar. Inanilan geçmisin yerini kanitlanan geçmisin almasi her ne kadar bugün bize çok basitmis gibi gelse de, bu, düsünce sisteminde devrim niteliginde degisimlere yol açar. Bu süreç içinde ortaya çikan bulgular, inanilandan farkli, çok daha eskilere inen ve tekdüze olmayan ve kendi içinde çesitliligi olan bir geçmisi yansitmaya baslamistir. Artik geçmis sig degildir, arastirmalar ilerledikçe derinlesmektedir. Geçmis günümüzden farklidir, zaman içinde degismis "yaratildigi gibi" kalmamistir. Bulgular Avrupa düsünce sisteminin temelini olusturan inanmak yerine kanit aramak, duragan bir dünya yerine degisen, evrim geçiren bir dünya ve zamanin eskiligi gibi düsünsel anlamda yeni kavramlari getirmistir. Bu yeni kavramlarin yansimasi yalnizca toplum bilimleri ile sinirli degildir, biyolojiden jeolojiye kadar her alanda etkili olmus, bir anlamda bugün bilimsel düsünce olarak tanimladigimiz süreç bununla baslamistir. Dünyayi Sahiplenmek Ortaçag'a kadar her toplumun ilgi duydugu geçmis kendi tarihidir. Arkeolojinin gelisme süreci içinde eskinin kanitlarinin aranmasi, ister istemez ilk arastirmacilari baska bölgelere götürür, baska kültürlerle tanismasina neden olur. Hatta kendi topraklarinda, kendi toplumu ile ilgisi olmayan kültürlere rastlanir ve giderek "baskalari" da düsünce sisteminin içine girer. Ilk baslarda arkeoloji bulmak istenenin kanitlarini ortaya çikartmakla ve bunlarin basit tanimlari ile yetinir. Giderek bu kanitlarin sayi ve çesitlerinin artmasi bilinmeyeni de beraberinde getirir. Bilinmeyenin çözümü için farkli yerlerdeki bulgularin iliskilendirilerek düzenlenmesi gerekir, bu da düsünce sistemine yeni bir açilim kazandirir. Ilk kusak arkeologlarin, ilgi alanlari ister Roma Imparatorluk dönemi, ister Tevrat'ta geçen yerler olsun, geçmisi anlayabilmek için kendilerini özdeslestirdikleri kültürlerden farkli olanlari ele almak durumunda kalirlar. Dogrunun anlasilabilmesi için uygarlik tarihinin bir bütün içinde, kendinden olsun ya da olmasin yasamis tüm insanlari içine alacak sekilde ele alinmasini gerektirmis, bu da 17. yüzyildan itibaren Avrupa düsünce sistemine "Dünya Kültür Mirasini Sahiplenme" ilkesini getirmistir. Bu, Avrupa düsünce sistemini diger düsünce sistemlerinden ayiran bir olgudur. Zamanin derinlik kazanmasi, evrimin, gelisimin anlasilabilmesi, Avrupali arastirmacilari baska bölgelere gitmeye ve oralardaki bilginin elde edilmesini de zorunlu duruma getirir. Örnegin, Cava ya da Çin'de ortaya çikan ve insanligin yüz binli yillara inen geçmisi oldugunu kanitlayan bulgularin elde edilmesi, bu düsünce sisteminin olmazsa olmazidir. 20. yüzyilin ortalarina kadar, ne Güneydogu Asya'da ne de Çin'de yasayanlar ve hatta bu bölgelerin aydinlari kendi topraklarinin geçmisine karsi bu tür bir ilgi göstermis, ilgileri "inanilan geçmis" ile sinirli kalmistir. Batililarin kanit aramak için yaptigi çalisma, bu düsünce sisteminin girmedigi bölgelerde her zaman tuhaf bir ugrasi olarak görülür, kuskuyla karsilanir ve genel olarak da definecilik ve kaçakçilik olarak algilanir. Kuskusuz bu süreç içinde definecilik ve kaçakçilik da olayin bir parçasi halindedir, ancak ana motif her zaman kanitlari bulunarak ortaya çikarilan bir geçmisi kurmak olmustur. Troia yüz yili asan tarihi ile arkeolojinin tarihçesini de yansitir. Bu açidan da arkeoloji, Avrupa düsünce sisteminde "dünyayi sahiplenme" kurgusunun ayrilmaz bir parçasidir. Bu süreç içinde tüm insanligin, dünyanin geçmisini anlamak, ögrenmek isteyen Batililar ile bu bilgiye ilgi duymayan, sonuçlarini yadsiyan ve hatta kanitlari yok eden topluluklar arasinda ilginç bir çeliski ortaya çikar. Bu da ister istemez Bati düsünce sistemine "küresel sahiplenme" olgusunu sokar. Avrupalilar ile diger toplumlar arasindaki bu çeliski 20. yüzyilin ortalarindan itibaren yeni bir boyut kazanir. Avrupa kökenli düsünce sisteminin tüm cografyalara aktarilmasi, arkeoloji olarak tanimladigimiz, kanitlari ile birlikte ele alinan, geçmisi arama, sahiplenme kaygisini da evrensellestirir. Günümüzde arkeoloji ile ugrasmayan hiçbir ülke yoktur; en küçük ve fakir Afrika ülkesinde ya da Okyanusya'daki küçük ada devletlerinde bile arkeoloji enstitüleri, yerel arkeologlar vardir. Küresellesme olgusu, tüm insanligin ortak mirasi olan uygarlik kavrami ile, günümüz politik sinirlari ile, bagimli yerel sahiplenme arasindaki çeliskiyi beraberinde getirmistir. Giderek dünya gündeminde "geçmis kimindir" sorusu daha çok tartisilir bir hale gelmekte, bugünkü toplumlardan hiçbirinin geçmisi tekeline alma, yok etme ya da seçici olarak sunma hakkina sahip olmadigi düsüncesi agirlik kazanmaktadir. Düsünsel Akimlar ve Arkeoloji Tanimladigimiz sekli ile ele alindiginda arkeoloji bir toplum bilimidir ve her toplum bilimi gibi döneminin düsünsel akimlari ile özdeslesmistir. Arkeolojinin akademik bir alan olarak kurumsallastigi 19. yüzyil sonu ile 20 yüzyil baslari Bati düsünce sisteminde, bugün "dogmalar" olarak tanimladigimiz, tek dogrulu çözümleri kabul eden akimlarin hâkim oldugu bir süreçtir. Arkeoloji bu süreç içinde felsefe ya da sosyolojiden gelen bütün akimlar için "zaman laboratuvari" islevini yüklenmis, bu akimlarin kendi görüslerini kanitlamasi için gerekli olan verileri seçerek kullandigi bir havuza dönüsmüstür. Geçmis karmasik, karmasik oldugu kadar çok yönlü bir olgudur. Nasil ki günümüzde çok renkli, kendi içinde farkliliklari olan bir yasam varsa, geçmis için de ayni durum söz konusudur. Neyi kanitlamak isterseniz bu bütün içinden istediginizi seçerek alir, görmek istediginiz kanitlari bulabilirsiniz. Esasen arkeolojinin politik araç olarak kullanimi ilk olarak daha 15. yüzyil gibi eski bir tarihte baslar, büyük imparatorluklardan ayrilan yeni ulus devletler, kendi varliklarini kanitlamak için arkeolojiye yönelmis, imparatorluklardan önce var olduklarinin göstergelerini aramislardir. Yakinçag tarihi içinde arkeolojiyi araç olarak kullanmayan ulus devlet yoktur. Ancak 19. yüzyilin sonlarindan itibaren arkeolojinin politika ve düsünsel akimlarla ilgisi daha da belirgin bir hale gelir; bunda arkeolojik kazilarin giderek artmasi, kullanilabilir potansiyeli olan verilerin çogalmasi önemli bir etkendir. Son iki yüzyil, arkeolojinin bu tür kullanimlarinin örnekleri ile doludur. Ancak bunlarin hepsi tek dogrulu çözümler arayan, sebep sonuç iliskisi içinde düz çizgi üzerinde gelisim görmeye çalisan akimlardir. Örnegin, uygarligin gelisimini bir irkin digerinden daha üstün olmasina baglayan ve daha sonra Nazi ideolojisinin temelini olusturan kurami ortaya atan G. Kossina, kurami için gerekli olan tüm kanitlari arkeolojiden almis, kendi içinde tutarli ve inandirici bir tablo çizmistir. Bunun karsiti olarak, uygarligin gelisimini toplumlarin örgütlenme modeli ve ekonomik yapisinda gören Marksist görüsün kuramcilari da kanitlarini arkeolojinin içinden toplamislardir. Childe ile doruguna ulasan ve uygarligin gelisimini belirli bir tür dogal çevre ortamina baglayan kuram da yine hammaddesini geçmisten, arkeolojiden almistir. Bu tür dogmatik örneklerin sayisini çogaltir makro düzeydeki kuramlardan, tek bir ulusun, toplumun ya da olayin gelisimini yansitacak kurgulara kadar çesitlendirebiliriz. Tek dogrulu çözüm arayan kuramlarin gelisme süreci içinde, arkeolojik arastirmalar özellikle Yakindogu, Ege çevresinde yogunlasir. Bu nedenle bu kuramlarin çogunda bizim bölgemiz veri kaynagi olarak agirlikli bir yer tutar. Bunlarin arasinda, uygarligin gelisimini akarsu ortamina baglayan "Mezopotamya odakli" görüs ile uygarligi Hellenizmden baslatan görüsler yakin zamanlara kadar Anadolu arkeolojisi üzerinde belirleyici olmustur. Bu akimlar uzun bir süre arastirma politikalarini, tarihsel süreç ile ilgili kurgunun olusumunu etkilemistir. Ancak bu tür akimlari yalnizca bilimsel anlamda degerlendirmek dogru degildir; bunlar her zaman politik tartismalarda malzeme olarak kullanilmislardir. Nitekim bugün, giderek daha güncel hale gelen "Avrupa'nin dogu sinirlari nerede biter" sorusu ile ilgili tartisma da, arkeolojinin tarihsel sürecinden gelen birikim ile iç içe girmis durumdadir. "Avrupa" Kavraminin Degisen Sinirlari "Avrupa" tanimi, cografi bir alani degil bir düsünce sistemini tanimlar. Bu tanimin zaman içindeki degisimine bagli olarak Avrupa'nin kapladigi alan da, sinirlari da degismistir. Küresel boyutta ele aldigimizda, dünyada çok eski zamanlardan bu yana, birçok uygarlik, birçok kültür gelismistir; bunlarin her birinin kendine göre bir kurgusu, düsünsel temeli vardir. Rönesans ile birlikte Avrupa'nin belirli bir kesiminde baslayan, Endüstri Devrimi ile kurumsallasip yayginlasan ve çagimiza damgasini vuran kurgu digerlerinden tümüyle farklidir. "Avrupa" tanimi da bu yeni kurgu ve düsünce sisteminin kapladigi alana göre zaman içinde degismistir. Bu nedenle Avrupa'nin tarih içindeki sinirlari nerededir sorusunun yaniti, "hangi çagdaki sinirlari" sorusu ile bir bütün olarak ele alinir. Kökenleri dedigimiz zaman Avrupa baska bir yerdedir, kökenlerin olusumu dedigimiz zaman ise daha baska cografyalara gider. Eski eserlerin toplanmasiyla geçmis sorgulanmaya baslandi. Bunun ilk örneklerinden biri Nineve heykellerinin British Museum'a götürülmesiydi. Olusum süreci içindeki her ulus kendine bir geçmis aramis, yeni uluslar geçmislerini kanitlayacak izler için gerekli malzemeyi tarihten ve arkeolojiden saglamislardir. Günümüzde yeni bir olusum süreci içine giren "Avrupa" da kendine bir geçmis aramakta, ulus devletlerin yapmis oldugu gibi kanit bulmak için arkeolojiye yönelmektedir. Bu arayis üç asama içerir. Ilk Dönem Görkemli Geçmis Arayislari 20. yüzyilin ilk yarisina kadar Bati düsünce sisteminde tek dogrulu çözümler, dogmalar hâkimdi; uygarligin gelisebilmesini saglayacak bir neden, sistem aranmisti. Dogmanin türüne göre, uygarligin belirli bir bölge ya da insan toplulugu tarafindan, belirli bir nedene göre gelistirildigi ve gelisimini tamamladiktan sonra yine o uygarligi gelistiren insanlar tarafindan baska cografyalara tasindigina inanilmistir. Baska bir anlatimla uygarligi gelistirebilen toplum, gelistiremeyenleri "uygarlastirma" islevini görev olarak yüklenmis, zorla da olsa kültürünü tasimis ve kabul ettirmistir. Bilinen en eski ve görkemli uygarlik olan Mezopotamya ve bunun bir sonraki yansimasi Hellenistik kültür, 20. yüzyilin ilk yarisina kadar Avrupa uygarliginin ilk asamalari olarak kabul edilir. Her ne kadar farkli dogmalara göre bu süreç dogal çevre, irk, dil, ekonomik yapi gibi kurgulara göre yorumlanmissa da, sonuç olarak bütün yorumlarin esasini Mezopotamya'dan gelen bir göç dalgasi ve kolonizasyon hareketi olusturur. "Yayilimci (Difizyonist)" kuram olarak adlandirilan bu görüs, Avrupa uygarliginin temellerini geçmisin bu görkemli kültürlerine baglar. Bu nedenle Avrupalilar tarafindan yazilan uygarlik tarihinde Mezopotamya-Hellenizm-Roma Avrupa'nin kültürel bütünlügünün temel taslari olarak görülmüs, farkli kültürler ise "digerleri" olarak ayrilmistir. Gordon Childe ile doruguna erisen bu yaklasim, 1950'li yillarin ortalarina kadar Avrupa düsünce sisteminin temelini olusturur. Avrupa'nin Bagimsiz Gelisme Modeli Ikinci Dünya Savasi'ndan sonraki dönemde Avrupa yeni bir kimlik arayisi sürecine girer ve buna bagli olarak "digerleri" tanimi yeni bir anlam kazanir. Bu olusum sürecinde Avrupa düsünce sistemi kökenlerini baska bölgelerden, disaridan gelen etkilere baglamak yerine kendi cografyasinin getirdigi iç dinamikte görmeyi yegler. Bu yeni kimlik arayisi C. Renfrew'un 1967 yilinda "Avrupa uygarliginin bagimsiz gelisimi kurami" ile kimlik kazanir. Renfrew yayilimci kurama karsi çikarak Avrupa uygarliginin kökeninde Yakindogu etkilerinin bulundugunu tümü ile yadsimis, bugünkü Avrupa'nin temelini olusturan ilk uygarliklarin Avrupa'da, Yakindogu ve diger bölgelerden etki almadan bagimsiz ve onlara kosut olarak gelistigini ileri sürmüstür. Bu kuramin ikinci yansimasi olan yayininda Renfrew, Avrupa'yi Yakindogu'dan ayiran ve Ege'nin içinden geçen "kültürel kirilma bölgesi" (Cultural Fauld Line) tanimini da getirmistir. Renfrew'un bu kurgusu, kisa bir süre içinde genis bir yansima bulmus, o zamana kadar hâkim olan "yayilimci düsünce"nin yerini bir anda "bagimsiz gelisme (Anti Difizyonizm)" modelleri almistir. O yillarda kendine yeni bir kimlik arayan Avrupa'da, Avrupa uygarliginin baska cografyalara borçlu olmadan gelistigi kavraminin bu denli hizli bir kabul görmesi, herhalde rastlanti sonucu degildir. Bu görüs o kadar hizli yayilmistir ki 1970-80'li yillarda yayilimciliktan söz edilmesi ya da herhangi bir kültürel olgunun Yakindogu üzerinden Avrupa'ya geldiginin söylenmesi, bilimsel ortamda kabul edilemez bir ayip haline gelmistir. 25-30 yil kadar süren bu süreçte Avrupali bilim insanlarinin arastirmalari özellikle Güneydogu Avrupa ve kismen Akdeniz bölgesinde yogunlasmis ve hatta uygarligin Balkanlar'da dogup buradan baska bölgelere yayildigini ileri süren abartili kuramlar bile ortaya çikmistir. Avrupa müzelerine çok sayida buluntunun gelmesiyle geçmise olan ilgi artti ve bu gelismeler arkeolojinin de bir bilim dali olarak ortaya çikmasini sagladi. Çok Kimlikli Küresellesen Avrupa Arayisi Avrupa kimligi arayisindaki son asama, farkli kimliklerin ön plana çiktigi ve baska cografyalar ile paylasilan bir geçmisin aranmasidir. Avrupa'yi dünyanin diger cografyalarindan soyutlayan görüs bir anda, 1990'li yillarda, ortadan kalkar. Bu yeni görüsün arkeolojideki önderligini yine C. Renfrew üstlenir ve 1987 yilinda yayinladigi bugünkü Avrupa dil gruplarinin Anadolu kökenli oldugunu söyleyen yayini ile yeni açilimi baslatir. Renfrew'un yeni kurami ilk önceleri, Avrupa uygarliginin temellerini Anadolu'nun en eski yerlesik toplumlari ile baslatan dogrusal bir model olarak baslar. Hint-Avrupa dil gruplarinin kökenini Anadolu cografyasinda, IÖ 9. binyil gibi eski bir tarihe inen Çayönü yerlesmesi ile IÖ 6. binyila tarihlenen Çatalhöyük'te arar. Ancak özellikle son on yil içinde Renfrew'un bu basit kurami, giderek daha karmasik bir hal alir, ortaya çok yönlü toplumsal hareketlerin oldugu karmasik bir geçmis çikartir. Yeni kuramin kanitlari arkeolojinin geleneksel malzemesi olan buluntularin ötesine geçer, hizla gelisen "bioarkeoloji" ve özellikle genetik kodun okunmasina yönelik çalismalar agirlik kazanir. Halen süregelen tartisma, baska cografyalarda gelisen kültür, dil, insan gruplarinin hareketliligi ve özellikle bunlarin Avrupa bilesimindeki yerinin belirlenmesi üzerinde odaklanir. Sonuç olarak, olusan yeni düsünce sisteminde sinirlari sabit, degismez bir Avrupa'nin yerini, zaman içinde degisken ve farkli etkilere açik bir kurgu alir. Bizim açimizdan ilginç olan Anadolu cografyasinin Avrupa uygarliginin ilk basamaginda, Avrupa tanimi içine yeniden alinmis olmasidir. Hatta, bu anlamda, "en eski Avrupa" taniminin, Anadolu yarimadasi ile sinirli oldugu söylenebilir. Sonuç olarak arkeolojinin bir toplumbilim, düsünsel akim oldugunu animsatmakta yarar vardir. Türkiye topraklarinda gelisen uygarliklarin anlasilmasi, yalnizca bulundugumuz bölgenin geçmisi açisindan önem tasimaz. Bu topraklarda yasamis olan kültürler uygarlik tarihindeki önemli dönüsümleri belirlemistir. Bu nedenle, istesek de istemesek de arkeolojik veriler her zaman düsünce sistemlerinin, politik görüslerin olusmasinda malzeme olarak kullanilacaktir. Kültürel miras projeleri ve özellikle arkeolojik çalismalarin düzenlenmesinde, geçmisin izlerini, yalnizca müzelik eser bulmak ya da turizme girdi saglamak olarak görme aliskanligindan vazgeçmemiz, bunlarin düsünce sisteminin olusmasina ve bilgi dagarciginin gelismesine katkida bulundugunu kabullenmemiz gerekir. Bu sekilde baktigimizda "bilgi"den korkmamayi ögrenmemiz, ayni zamanda "bilgi"yi üretmenin de, bu topraklarda yasamanin getirdigi sorumlulugun geregi oldugunu kabullenmek durumundayiz. Arkeolojik arastirmalarin sinirlandirilmasi, her seyin ötesinde bilginin sinirlandirilmasi anlamina gelmektedir. Nitekim Türkiye'de arkeolojik arastirma sayisinin sinirlandirildigi 1960-70 yillarinda, çevre ülkelerde arastirmalarin yogunlastirilmasi ve dolayisiyla bilginin yogun olarak üretilmesi, Anadolu uygarliklarinin uygarlik tarihi içinde hak ettigi yeri almasini geciktirmis ve yanlis yorumlara yol açmistir. Arkeolojik verilerin çesitli düsünsel akimlar ya da politik görüsler tarafindan bilinçli ya da bilinçsiz olarak kullanilmasindan korkmamayi da ögrenmek zorundayiz. Bu bilgiyi biz üretsek de üretmesek de bu tür akimlar her zaman vardi ve var olmaya devam edecektir. Önemli olan buna bilgi olarak bakabilmek, anlamak ve bilgiden korkmamaktir. Geçmis günümüz kadar karmasik bir dokuya sahiptir; çesitli yönleri ile bir süreçtir. Geçmis, hiçbir ulus, etnik kimlik ya da kültürün tekelinde degildir, insanligin ortak bilincinin bir parçasidir. Günümüze ait sorunlari geçmise tasimanin da bir anlami yoktur. Bu baglamda, özetlemeye çalistigimiz gibi, Avrupa taniminin sinirlarinin politik ya da düsünsel akimlara göre degiskenlik göstermesi ya da bunun bizim topraklarimizi içine alip almamasi sanildigi kadar da önemli degildir. Önemli olan bilginin kendisidir. Yorumlar döneminin akimlarinin ürünüdür, kalici degildir ve degiskendir. Binlerce yila yayilan geçmisin içinden, övünmek, sevinmek, baskalarini asagilamak için her türlü malzemeyi toplayabiliriz; ancak bunlara bagli olarak kurdugumuz kurgu geçmisi degistirmeyecektir. Geçmisten gelen bilginin önemi düsünce sistemimize, kimligimize yaptigi katkidir Prof. Dr. Mehmet Özdogan
|